Thursday, January 9, 2014

Fred'in davranışıyla bizim davranışımızın karşılaştırılması

Bu yazı, Rice Üniversitesi'nden Alastair Norcross'un, "Köpek yavruları, domuzlar ve insanlar: et yemek ve marjinal örnekler" makalesinin çevirisinin ikinci kısmıdır. Birinci kısım, "Fred'in Bodrumu" için tıklayınız.

Görünürdeki ilk fark, çoğu insan etlerini hayvanlara işkence eden başka kimselerden alırken, Fred'in hayvanlara bizzat kendisinin işkence ediyor olması olabilir. Ancak bu gerçekten fark eder mi? Fred bunu yapamayacak kadar yumuşak kalpli olsa ve yavru köpeklere işkence edip kokamon elde etmek için bir başkasını tutsa ne olurdu? Fred hakkında daha iyi düşüncelere sahip olur muyduk? Tabi ki hayır.

Fred'in davranışı ve fabrika üretimi et müşterileri arasındaki diğer bir, belki de en büyük fark da, bu tüketicilerin, markette güzelce sarılmış et parçaları haline gelmeden önce hayvanların maruz kaldığı işkenceden bihaber olması olabilir. O zaman belki de sorumu biraz daha değiştirerek sormalıyım. Eğer Fred'i sırf damak zevki için hayvanlara işkence ediyor diye ayıplamaya hazırsak, benzer şekilde hayvanların maruz kaldığı işkenceden haberdar olup fabrika tipi üretimle elde edilen etleri satın almaya ve tüketmeye devam eden kişiler için de aynısını yapmamız gerekmez mi? Birçok tüketici hala bu gerçekten bihaber olmanın getirdiği cehaletle mutluyken, hayvan hakları savunucularının bilinçlendirici eylemleri sayesinde bu sayı hızla azalıyor. Kaldı ki, şu anda bu makaleyi okuyan kişiler de artık “bilmiyordum” deme lüksüne sahip değiller.

Belki de fabrika tipi et üretiminin müşterisi bir kişi şöyle bir argüman öne sürebilir: Fred'in davranışının korkunç olduğuna katılıyorum ancak benim davranışımın önemli bir farkı var. Eğer Fred çikolatasını yemekte ısrar etmeseydi, o yavru köpekleri yetiştirmeyecek işkence etmeyecekti (veya başkasına işkence etmesi için para vermeyecekti). Dolayısıyla Fred hayvanların acı çekmesini engelleyebilirdi. Ancak ben fabrika üretimi etleri almasam ve tüketmesem de hiçbir hayvanın acısına son veremeyeceğim. Bu üretim sektörü o kadar büyük ki tek bir tüketicinin davranışı hiçbir şeyi değiştirmez. Dolayısıyla hiçbir hayvan ben almıyorum diye kurtulmaz. İnsanları mutlu etmek için hayvanların acı çekmesini tesvip etmiyor hatta insanın aldığı hazzın bu durumu haklı çıkarmadığına katılıyorum. Ancak ben ne yaparsam yapayım hayvanlar acı çekeceğine göre hiç değilse ben de et yemenin tadını çıkarabilirim.


Bu savunmaya en az iki cevap verilebilir. Öncelikle gelin benzer bir örneği ele alalım. Diyelim egzotik bir yerdeki bir arkadaşınızı ziyarete gittiniz. Arkadaşınız sizi bölgenin en iyi restoranına götürüp restoranın spesiyal tatlısını denemenizi öneriyor. Küçük bir fincan kahveyle servis edilen tatlıyı yemeden önce kahveyi içmeniz öneriliyor. Tatlıyı tattığınızda, onun hayatınızda yediğiniz en lezzetli tatlı olduğunu farkediyorsunuz. Çikolata hiç daha önce bu kadar zengin ve tatmin edici gelmemişti. İkinci bir tane ısmarlamadan önce arkadaşınıza tatlının nasıl bu kadar lezzetli olabildiğini soruyorsunuz. Arkadaşınız tatlının aslında sıradan bir tatlı olduğunu ama öncesinde içtiğiniz kahvede, çikolatadan alınan tadı arttırıcı yeni keşfedilmiş bir hormon olan kokamondan, yoğunlaştırılmış bir doz bulunduğunu anlatıyor. Araştırmacıların, uygulanan uzun süreli işkence ve stres sonrası taze taze kesilmiş köpek yavrularının beyinlerinden bu hormonu elde etmek için mükemmelleştirdiği teknikten bahsediyor. Yaşamları boyunca strese ve işkenceye maruz kalmış bu her bir köpek yavrusunun beyninden dört doz kokamon elde ediliyor. Her bir doz, bir tatlıdan alınan o muhteşem hazzı sağlamak için yeterli olacak şekilde on beş dakika kadar etkili oluyor. Elbette siz dehşete düşüyor ve tiksiniyorsunuz. Arkadaşınıza tabi ki başka bir porsiyon ısmarlamayacağınızı söylüyorsunuz. Hatta her zaman size etik bir insan olarak görünmüş arkadaşınızın, hazzı tecrübe etmek için gereken korkunç sürecin tüm detaylarını bilmesine rağmen size tatlıyı tavsiye etmesine ve bir tane de kendisine ısmarlamasına şok oldunuz. Arkadaşınız köpek yavrularının çektiği acıların çok talihsiz olduğuna ve insanların aldığı hazzın bunu haklı çıkaramayacağına katılıyor. Ancak ne sizin ne de onun, kokamon tüketmemekle hiçbir köpek yavrusunu kurtaramayacağınızı, kokamon endüstrisinin bölgenin en önde gelen sektörü olduğunu ve tek tek tüketicilerin tercihlerine cevap vermeyecek kadar büyük olduğunu anlatıyor. Madem sizin yememeniz hiçbir şeyi değiştirmeyecek, neden tatlıdan zevk almaya bakmayasınız ki?

Eğer kokamon üretiminin detaylarından haberdar etik bir insanın o tatlıyı yememesi gerektiği sizin için aşikarsa, etik bir insanın fabrika üretimi et tüketmemesi gerektiği de o kadar aşikar olmalı. İkincisi için sunacağınız her bahanenin ilki için de geçerli olacağını unutmayın.

Bu savunmaya verilebilecek diğer bir tepki de onun geçersiz olduğunu söylemektir. Hayvan tüketimi için en zalim koşullara maruz bırakılan tavukları ele alalım. ABD'de 1998 yılında neredeyse 8 milyar tavuk yetiştirildi ve neredeyse tamamı fabrika tipi üretilmişti. ABD'de 250 milyon tavuk tüketicisi olduğunu ve her birinin yılda ortalama 25 tavuk yediğini varsayalım (bu rakam insan tüketimi harici tavuk ölümleri ve ithalat için de yeterli bir pay bırakıyor). Tüketicilerden birinin tavuk yemeyi bırakmasıyla sektörün tepki vermeyeceği çok açık. Eğer tamamının tavuk yemeyi bıraktığı düşünülürse, milyarlarca (yılda ortalama 6.25 milyar) tavuğun üretilmeyeceği, işkence görmeyeceği ve katledilmeyeceği de açık. Ancak 250 milyondan çok daha az olmak üzere, tavuk yemekten vazgeçerek sektörün ürettiği tavuk sayısını düşürmesine neden olacak miktarda bir tüketici sayısı da olmalı. Sektör tek tek bireylerin tutumlarına tepki veremeyebilir ancak yeteri kadar büyük sayılara ulaşan hareketlere tepki verecektir. Örneğin sektörün tavuk tüketiminde 10.000 kişinin vejetaryen olmasına denk gelecek miktarda azalmaya hassas olacağını varsayalım. (Bu rakam her ne kadar makul gözükse de gerçek rakamlar hakkında bir fikrim yok, zaten önemli de değil.) Tavuk yemeyi bırakan her 10.000 kişilik grup için, her yıl çeyrek milyon daha az tavuk üretilecek olsun. Görünen o ki, eğer tavuk yemeyi bırakacak olursanız, 10.000'inci kişi olarak tavukların yaşamına etki etme şansınız 10.000'de 1 olacaktır. Tabi tavuk yemeyi bırakan kişi sayısı 10.000'den daha az olursa böyle bir şanstan bahsedemeyiz. Bu on binde bir şans, tavuk tüketmeye devam etseniz de tavukların çektiklerinde suçunuz olmayacağı algınızı gözden geçirmeye yetmeyecek kadar ufak mı? Hiç de değil. Tavuk yiyerek büyük resimde verdiğiniz bireysel zarar küçük gibi görünse de, risk edilen zarar devasa boyutlarda. Tavuk üretiminde fark yaratmak için gereken rakam büyüdükçe, bu rakamların yaratacağı fark da büyüyecektir. Bir yılda 250.000 tavuğun hayatını kurtarma şansı, matematiksel ve etik olarak yılda 25 tavuğu kesinkes olarak kurtarmaya denktir. Genel olarak büyük zararlara yol açacak küçük risklerin kabul edilemez olduğunu düşünürüz. Bu nedenle çocuklarına emniyet kemeri takmayan, çocuklarını evde tek başına bırakan, hamilelik boyunca içki ve sigara içen ebeveynleri tasvip etmeyiz. Ya da bir uçaktaki güvenlik önlemlerini düşünün. Bir uçaktaki oksijen maskesi, can yeleği, acil çıkış vb. güvenlik önlemlerinin bir hafta içinde hayat kurtarma şansı on binde birden çok daha azdır. Yine de bir uçağın, bir hafta boyunca bu önlemler olmaksızın uçtuğunu öğrensek küplere bineriz. Yani, fabrika üretimi tavukları yemeyi bırakarak tavukların çektiği acılara son verme şansınız çok çok küçük olsa da, tavukların çektiği acıya son verme şansınızla ters orantılı olarak son verebileceğiniz acıları düşünürseniz, tavuk tüketmeye devam etmenizin hiçbir bahanesi kalmaz.

Ama belki de, tavuk yemeyi bırakmanızın yaratacağı farkın küçücük bir şansı olduğu doğru değildir. Yine tavukçuluk endüstrisinin 10.000 yeni vejetaryen eşiğine ulaşıldığında üretimde daralmaya gideceğini düşünelim. Ayrıca, vejetaryen sayısının da ABD'de (ve diğer her yerde) artmakta olduğunu varsayalım ki bu zaten doğru diyebiliriz. Öyleyse, eğer siz 10.000'inci yeni vejetaryen olmasanız bile, sizin vejetaryen olmanız 10.000 eşiğine erişmek için gereken zamanı azaltacaktır. Bu eşiğe ne kadar çabuk erişilirse, üretim ve hayvanların çektiği acı da o kadar çabuk azalacaktır. Dolayısıyla sizin davranışınız gayet de bir fark yaratmaktadır. Dahası vejetaryen olan çoğu kimsenin başkalarını da vejetaryen olmak üzere etkilediği düşünülürse, “benim yememem neyi değiştirir ki” mantığının, etik açıdan hayvanların sadece damak zevki için katledilmesinin haklı bir gerekçesi olamayacağını düşünen et-severlerin kötü bir bahanesi olduğunu söyleyebiliriz.



Belki Fred'in köpek yavrularına ettiği muamele ile fabrika tipi hayvancılıkta hayvanlara edilen muamele arasında bir fark daha vardır. Fred'in durumunda, köpek yavrularının gördüğü eziyet, Fred'in damak zevki için olmazsa olmaz bir süreçtir. Fabrika tipi hayvancılıkta hayvanların gördüğü eziyet ise basitçe, ekonomik kaygılar tarafından şekillenen şartların getirdiği bir yan süreçtir. Dolayısıyla, yavru köpeklerin çektiği acı Fred'in hazzı için kasıtlı ve planlı olarak kullanılan bir yöntemin sonucuyken, fabrika tipi hayvancılıkta hayvanların çektiği acının, yalnızca, milyonların damak zevki için kullanılan sistemin öngörülebilir bir yan etkisi olduğu ileri sürülebilir. İster bir araç isterse bir amaç olarak kullanılıyor olsun, kasıtlı yapılanla, “yalnızca” öngörülebilir olan arasındaki ayrım, Çifte Etki prensibinin merkezinde yer alır. Bu prensibin destekçileri, yalnızca öngörülebilir olan bir sonuç, kasten yapılması durumunda kesinlikle hoş görülemeyecek bir sonuçla birebir aynı olsa bile, buna müsaade edilebileceğini iddia ederler. (Bir eylemin Çifte Etki prensibine göre hoş görülebilir olup olmadığına karar vermek için daha başka koşulların da sağlanması gerekir, örneğin bu eylemin ağır basan iyi bir etkisinin olması gibi.) Bu argümanlar açısından bakıldığında Fred'in davranışı hoşgörülemez çünkü kendi hazzı için kasıtlı olarak hayvanlara acı çektirmektedir. Diğer yandan, çoğu et-sever, hayvanların çektiği acılardan haberdar olsalar bile, bunu isteyerek planlamamaktadırlar.

Bu argüman dizisine cevaben, okurlara Samuel Johnson'ın bir deyişini hatırlatabilirdim (“Çifte Etki prensibi, bir alçağın son sığınağıdır.”) Ancak bunu yapmayacağım, çünkü ne bu prensip ne de kasıtlı ve öngörülebilir olan arasındaki sözde ayrım, fabrika üretimi et tüketimini haklı çıkaramaz. Çifte Etki prensibi, ortada kasıtlı olmayan yalnızca öngörülebilir bir kötü etkinin olmasının yanı sıra, bu kötü etkiye ağır basan iyi bir etkinin de olması gerektiğini söyler. Fabrika tipi hayvancılıktaki eziyet söz konusu olduğunda, sistemin sağladığı iddia edilen herhangi bir iyi etki, açıkça, kötü olana (hayvanların çektiği acılara) ağır basmamaktadır. Dahası, Fred'in hikayesi kolayca köpek yavrularının çektiği eziyetin de “yalnızca” öngörülebilir olduğu bir versiyona dönüştürülebilir. Örneğin, kokamonun, sadece bilinci açık uyuşturulmamış bir köpek yavrusunun boğazından büyük miktarda lavabo açıcı dökülmesi suretiyle oluşabilecek bir kimyasal reaksiyon sonucu elde edilebildiğini düşünün. Bu esnada köpeğin çekeceği korkunç acı, kokamon üretimini sağlayan reaksiyonun kendisinden kaynaklanmasa da, yöntemin kaçınılmaz bir yan etkisidir. Hikayenin bu versiyonunda, Fred'in davranışı, orjinal hikayedekinden daha az korkunç değildir.

Fred'in davranışıyla, fabrika üretimi et tüketicilerininki arasındaki son bir farklılık da tartışmaya değer. Bu argümana göre; Fred'in davranışı affedilemez çünkü Fred köpek yavrularına acı çektirmektedir. Et yiyenlerin davranışı ise, tavuklara, domuzlara, ineklere, danalara, koyunlara ve benzeri hayvanlara acı çektirir. Köpek yavruları (ve muhtemelen daha genel olarak köpekler ve kediler) diğer hayvanlardan etik açıdan farklıdır. Yavru köpekler (etik açıdan) daha değerliyken, diğer hayvanlar değildir, ya da en azından yavru köpekler kadar değillerdir.
Peki, yavru köpeklere, yediğimiz hayvanlardan daha üstün bir etik değer veren şey nedir? Bunun için muhtemelen bir yavru köpeğin sahip olduğu ama çiftlik hayvanlarının sahip olmadığı etikle alakalı bir veya birkaç özellik olması gerekir. Belki de köpek yavruları çiftlik hayvanlarından daha fazla mantığa sahiptir ya da daha iyi gelişmiş bir etik algıya veya en azından bir çeşit sadakat ve bağlılık hissine sahiptirler. Bu tip yaklaşımlarla ilgili sorun açıktır. Etik açıdan alakalı olabilecek herhangi bir özelliğe, yavru köpeklerin sahip olup, hiçbir çiftlik hayvanının sahip olmaması çok düşük bir olasılık. Örneğin, muhtemelen çoğu yavru köpeğin, çoğu tavuktan daha zeki (o her ne demekse) olduğu doğru olabilir ama domuzlarla yapılacak bir karşılaştırma çok daha şaibeli olacaktır. Ayrıca Fred juriye, köpekleri özellikle aptal, duygusuz, sadık ve bağlı olmayanlar marjinal köpeklerden seçmek için çaba gösterdiğini söylese, juri (veya biz) davranışını etik olarak kabul edilebilir bulacak mıydık? Tabi ki hayır. Elbette bu, (daha sonra tartışacağım) marjinal örnekler probleminin köpek yavrusu versiyonu. İnsan versiyonu da bununla ilişkili. Eğer zekaları, etik algıları, sadakatleri ve bağlılıkları vb. köpeklerden belli bir miktar daha eksik olduğundan dolayı çiftlik hayvanlarını damak zevkimiz için öldürmek hoş görülebilir bir şeyse, bu özelliklerin eksik olduğu talihsiz insanlara aynısını yapmak da hoş görülebilir olmalıdır. Eğer bu ikincisinin müsaade edilebilir olmadığını düşünüyorsanız, bu özelliklerin eksik olmasının diğerini haklı çıkarmayacağını da kabul etmeniz gerekir.



Belki de yavru köpekleri, hatta marjinal köpekleri (ve marjinal insanları) çiftlik hayvanlarından ayıran bir şey gerçekten de vardır: bizim duyduğumuz sempati. Yavru köpekler yediğimiz hayvanlardan daha değerlidir çünkü onları daha çok önemseriz, bu değeri biz atfederiz. Yavru köpekler, bilimsel araştırmalarda kötü muamele görseler sinirden köpürürüz ama aynı muameleye maruz kalan kobaylara veya fabrikalardaki hayvanlara aldırış etmeyiz. 2002 Dünya Kupası öncesinde, İngiltere takımının oyuncuları, Güney Kore hükümetine, o ülkede kedi ve köpeklere yiyecek olarak yetiştirilirlerken edilen muameleyi kınayan bir mektup yollamışlardı. Oysa ki, aynı oyuncular, İngiltere'deki fabrika hayvanlarına edilen muameleyi protesto etmemişlerdi. Bu örnek, bir yanda kedi ve köpeklere karşı, diğer yanda çiftlik hayvanlarına karşı takınılan tavrı net bir şekilde ortaya koyarken, ele aldığımız bakış açısının da problemli olduğunu gösteriyor. İngiltere'nin oyuncuları ve genel olarak İngiltere (ve ABD) halkı, açıkça, kedi ve köpeklere gösterilen muameleyi çiftlik hayvanlarından daha çok önemserken, bu Güney Koreliler için geçerli değildir. Fred, kedi ve köpeklere damak zevki için acı çektirilen Güney Kore'de yaşıyor olsaydı, davranışının hoş görülebilir olduğunda mı karar kılacaktık? Böylesi bir görelilik, en hafif ifadeyle, yenilir yutulur gibi değil. Ya da belki de Güney Kore'de kedi ve köpeklere edilen muameleyi olumlamadan, insan hislerinin hayvanlara dair bu etik ayrımı belirlemede etkili olması gerektiği görüşünü sürdürmenin şöyle bir yolu vardır: Her insanın duyarlılığı aynı sayılmaz. Sadece doğru etik duyarlılık seviyesine tam olarak ulaşabilmiş olanların hislerine göre neyin etik neyin etik dışı olduğunu belirlemeliyiz. Öyle ki, inek, tavuk, domuz ve diğer çiftlik hayvanlarının değil, köpek ve kedilerin refahını son derece önemseyen ABD ve İngiltere gibi ülkeler bu seviyeye ulaşmış olsun. Güney Kore'deki kedi-köpek yiyenler yeteri kadar duyarlıklı olmasın. Ancak elbette, sadece bunun böyle olduğunu iddia etmek yeterli olmayacaktır. Neden bunun doğru etik duyarlılık seviyesi olduğunu açıklayabilmemiz gerekir. Eğer doğru etik duyarlılık seviyesi, köpek yavrularına gösterilen muameleye çiftlik hayvanlarına gösterilenden farklı tepki vermeyi gerektiriyorsa, köpek yavruları ve çiftlik hayvanları arasında etik açıdan belirgin bir fark bulunmalıdır. Böylesi bir farklılık basitçe (bazı) insanların birine farklı öbürüne farklı tepki veriyor olması gerçeğine dayandırılamaz. İnsanların farklı derecede sempati göstermesi argümanına başvurmak, Fred'in davranışı ve bilinçli olarak fabrika üretimi et tüketmek arasındaki psikolojik bir farklılığı ortaya koymaktan fazlasını yapmaz. Etik açıdan ciddi bir anlam ifade etmez.

Köpek yavrusu işkencecisi Fred'in davranışı ile fabrika üretimi et tüketen, en azından bu hayvanların çektiği acıların ve yoksunlukların farkında olarak bunu yapan milyonlarınki arasında benim bulabildiğim farklılıklar bunlar. Eğer etik, sırf damak zevkimizi arttırmak için yavru köpeklere işkence etmememizi gerektiriyorsa, ürünlerini alarak fabrika tipi hayvancılığı desteklemememizi de gerektirir.

Gelecek yazı: İnsanların ve hayvanların etik statüleri 

No comments:

Post a Comment