Thursday, August 13, 2015

Evrilmekte olan beyinler için karbonhidrat dolu bir "paleo" diyet


Giriş: Büyük beyinlerimize et yiyerek kavuştuğumuza dair evrimsel çalışmaları hep duyarız (yakın zamanda çıkan benzer bir çalışmayı Evrim Ağacı'nın sitesinden okuyabilirsiniz). Elbette bu çalışmalar veganlık/vejetaryenlik karşıtı bir argüman oluşturmuyor. Çünkü beyinlerimizin evrildiği dönemde et yemenin en büyük etken olduğunu varsaysak bile (kaldı ki büyük beyinlerimizin evrimini muhtemelen tek bir etmene borçlu değiliz), vaktiyle ancak et yiyerek almanın mümkün olduğu besin maddelerini günümüzde gerek işlenmemiş bitkisel gıdalardan gerekse de hayvansal ürün kullanılmadan zenginleştirilmiş yiyeceklerden temin edebiliyoruz. Dolayısıyla et yemenin ve dahi hayvansal ürün tüketmenin tercih meselesi haline geldiği modern çağda, et yemenin doğamızda olduğunu öne sürerek vejetaryenliğe/veganlığa karşı çıkmak bir doğaya yönelim safsatasından öteye geçmez. (Aynı şekilde doğruluğu tartışılır olmakla birlikte insanların doğasında et yemenin olmadığını ileri sürerek et yemeye karşı çıkmak da benzer bir mantık hatasıdır.) Doğal olanı otomatikman ahlaki kabullerimizin temeli olarak almanın doğurabileceği vahim sonuçlara girmeyelim bile isterseniz.

Bu ufak girizgahla beraber, her zaman görmeye alıştığımızdan biraz daha farklı bir çerçeve çizmesi, konuyu derlemesi ve güncel araştırmaları aktarması açısından bilim yazarı Carl Zimmer'in
ilgiyle okuyacağınızı düşündüğümüz The New York Times'daki köşe yazısını Etsiz Pazartesi olarak sizler için (serbest çeviriyle) Türkçeleştirdik. İyi okumalar dileriz:

------

Ne yerseniz osunuz, tıpkı atalarınız gibi! Ancak atalarımızın gerçekte ne yediğini ortaya çıkarmak pek de öyle kolay bir iş değil.

Başvurabileceğimiz bir “Pleistosen yemek kitabı” yok. Onun yerine, bilim insanları, buldukları fosil kemiklerdeki kimyasal izlerden tutun da prehistorik kazmalar üzerindeki çiziklere kadar birçok ipucu türünü elekten geçirmek zorunda.

Bilim insanları uzun zamandır, etin eklenmesi ile atalarımızın diyetinin belirgin bir değişim geçirdiğini belirtiyorlardı. Ancak The Quaterly Review of Biology adlı bilimsel derginin Eylül sayısında, araştırmacılar, menüye eklenen diğer bir kalemin de en az o kadar önemli olduğuna işaret ediyor: günümüz paleo diyet takipçilerinin düşmanı, karbonhidratlar.

Araştırmacılara göre, atalarımız diyetlerine pişmiş karbonhidratlı besinleri de katarak iri beyinlerimize gerekli yakıtı sağlayabildiler.

Yaklaşık yedi milyon yıl önce atalarımız insansı maymunlardan ayrıldı. Bilim insanlarına göre bu ilk insanlar, bol miktarda çiğ ve lifçe zengin bitkileri içeren bir diyet sürdürmekteydiler.

Birkaç milyon yıl sonra homininler (erken insanlar) et yemeye başladılar. Bu geçişe dair ilk ipuçlarını 3.3 milyon yıllık taş aletler ve 3.4 milyon yıllık kesik izleri taşıyan memeli kemikleri teşkil ediyor. Bu bulgular homininlerin ölü hayvanların et ve kemik iliklerini yemeye başladığına işaret ediyordu.

Bir noktadan sonra homininler eti pişirerek yemeye başladılar ancak ateşi ilk ne zaman kullanmaya başladıkları ayrı bir tartışma konusu. İnsanların günümüzden 300.000 yıl önce ateşi kullanabildiklerine şüphe yok, ancak bazı araştırmacılar bunun 1.8 milyon yıl öncesine kadar gittiğini düşünüyor.

Pişmiş et daha fazla miktarda protein, yağ ve enerji sağlayarak homininlerin büyümesine ve gelişmesine katkıda bulundu. Ancak University College London'dan Mark G. Thomas ve ekibine göre, antik ateşlerde cızırdayan bir başka önemli besin daha bulunuyordu: yumru kökler ve diğer karbonhidratlı bitkiler.

Vücudumuz karbonhidratı, vücudun ana yakıtı olan glükoza dönüştürür. Bu işlem çiğnemeye başladığımız anda başlar: Tükürüğümüzde bulunan amilaz adlı enzim, karbonhidratlı besinleri yıkmaya başlar.

Amilaz çiğ karbonhidratlarda çok iyi çalışmaz ancak pişmiş gıdalar üzerinde çok daha etkilidir. Pişirme işlemi, ortalama bir patatesi 20 kat daha sindirilebilir bir hale getirir.

Pişirmek, yabani kökleri insanlar için çok daha besleyici bir hale getirmiş olmalı. Araştırmacı Dr. Thomas'a göre bu büyük bir etki ve özellikle Pleistosen döneminde yaşayan aç bir avcı-toplayıcıysanız gerçi çeviremeyeceğiniz bir teklif.

Dr. Thomas'a göre karbonhidratların önemine işaret eden diğer bir ipucu da DNA'mızda bulunuyor. Yaşayan en yakın akrabalarımız olan şempanzeler, DNA'larında amilaz geninin iki kopyasını barındırıyorlar. Ancak insanlarda çok daha fazla kopya bulunuyor, bazı insanlarda amilaz geninin kopya sayısı 18'e kadar çıkabiliyor. Amilaz geninin daha fazla kopyası olması demek enzimi daha fazla üretmek ve karbonhidratlardan daha fazla besin maddesi temin edebilmek demek.

Bilim insanları ekstra genleri ilk bulduklarında, artan amilaz üretimimizin birkaç bin yıl önce başlayan tarımsal faaliyetlerle ilgili olduğunu düşünmüşlerdi. Bu hipoteze göre buğday gibi karbonhidratlı ekinler yaygınlaştıkça, doğal seçilim amilaz üretimi fazla olan bireylerden yana işlemişti.

Ancak tarım öncesi Avrupalı avcıların DNA'ları üzerinde yapılan yeni araştırmalara göre, insandaki amilaz geninin ekstra kopyalarının varlığı tarımın başlangıcından çok daha öncesine dayanıyor. Dr. Thomas ve çalışma arkadaşlarına göre, daha fazla amilaza olan ihtiyacı ortaya çıkaran tarımın değil ateşin keşfi. İlk insanlar karbonhidratlı besinleri pişirmeye başladıklarından itibaren, bu kıymetli glükoz kaynağını kullanabilmek için daha fazla amilaza ihtiyaç duydular.

İnsanlarda daha fazla amilaz üretimi sağlayan mutasyonlar, bu mutasyonlara sahip kişilerin hayatta kalmasına yardımcı oldu ve doğal seçilim sayesinde bu mutasyonlar insanlarda yaygınlaştı. Dr. Thomas'a göre, daha büyük beyinler için gerekli yakıtı sağlayan da işte bu glükozdu.

Fosil kayıtları, insan beyni büyüklüğünde yaklaşık 800.000 yıl önce başlayan müthiş bir artış gösteriyor. Bugün iri beyinlerimiz harcadığımız kalorinin dörtte biri kadarını kendi yakıyor.

Başka uzmanlar da Dr. Thomas ve çalışma arkadaşlarının, insan evriminde karbonhidratın önemine dair bir dizi ikna edici bulguyu sunduğu görüşünde. Ancak yeni makaledeki detaylı senaryoyu hemen kabul etmeye hazır değiller.

Duke Üniversitesi'nden evrimsel biyolog Greg Wray'e göre, Thomas ve ekibi haklı olabilir ancak zaman çizelgesi henüz yeterince iyi oluşturulmuş değil. Ateşin ilk ne zaman kullanılmaya başlandığı ve amilaz genlerinin ne zaman evrildiğine dair ciddi belirsizlikler bulunuyor.

Hatta Dr. Thomas dahi, bu evrimsel teori için diğerlerinden vazgeçmeye hazır değil. Dr. Thomas'a göre evrimsel biyolojinin yediklerimiz ve sağlığımız hakkında söyleyecek çok şeyi var ancak beslenme son derece karmaşık bir konu ve bizler henüz işin daha çok başındayız.

No comments:

Post a Comment