İşte kolay ve besleyici bir tarifle daha karşınızdayız: Tofulu domates çorbası!
Tofuyu benzer şekilde, istediğiniz başka çorbalara ve salatalarınıza da katabilirsiniz. Tofuyu marine etmenize vs. gerek olmadan kullanabileceğiniz çok basit bir tarif.
Malzemeler:
(2 kişilik)
200 gr Tofu
6-7 adet büyük domates
zeytinyağı
limon, tuz, karabiber
Yapılışı:
Tofunuzu küçük küpler halinde doğrayın. Yapışmaz bir tavaya çok az zeytinyağı döküp tofunuzu tavaya ilave edin ve kapağı kapalı halde 10 dakika hiç çevirmeden orta ateşte kızartın. Bu esnada domateslerinizi rendeleyin ve bir tencereye alın. 10 dakika sonunda tofuyu karıştırın ve sonraki 15 dakika boyunca ara ara karıştırarak her yanının kızarıp kahverengi bir renk almasını sağlayın. Daha sonra tofularınızı tencereye ilave edin, biraz daha zeytinyağı ilave ederek çorbanızı 25 dakika kadar orta ateşte pişmeye bırakın. En son tuz, karabiber ve limon da ekleyerek bir beş dakika daha pişmesine izin verin. Ve afiyetle yiyin! Dilerseniz soğanlı, naneli veya domates çorbanızı nasıl seviyorsanız öyle de deneyebilirsiniz.
Thursday, February 6, 2014
Thursday, January 30, 2014
Kabaklı krep
Malzemeler:
Kabak
Peynir
Sıvı yağ
(krep için)
1 bardak un
1 bardak süt
1 yumurta
Yapılışı:
Un, süt ve yumurtayı çırparak krep likitini hazırlayın. Kabağı rendeleyip suyunu sıkın. Kızgın tavaya az miktarda yağ döküp yağ ısınınca rendelediğiniz kabaktan bir tutam alıp tavaya aralarında geniş boşluklar kalacak şekilde serpin. Bekletmeden krep hamurunu boşlukları dolduracak ve çok kalın olmayacak şekilde dökün. Bir tarafı pişince çevirin. İkinci yüzü pişerken, önceden rendelediğiniz tam yağlı beyaz peynir ya da başka bir eritme peynirini krepin pişmiş yüzeyine serpiştirin. Altı da pişince tabağa alın. Afiyet olsun. : )
Not: Tam yağlı beyaz peynir kullanacaksanız, ikinci yüz pişerken tavanın üstünü kapatın. Üstü açık kalınca peynirler tam erimeyebilir.
Tarif için Yerdeniz Balıkçısı'na teşekkürler :)
Labels:
tarifler,
vejetaryen
Thursday, January 9, 2014
Fred'in davranışıyla bizim davranışımızın karşılaştırılması
Bu yazı, Rice Üniversitesi'nden Alastair Norcross'un, "Köpek yavruları, domuzlar ve insanlar: et yemek ve marjinal örnekler" makalesinin çevirisinin ikinci kısmıdır. Birinci kısım, "Fred'in Bodrumu" için tıklayınız.
Görünürdeki
ilk fark, çoğu insan etlerini hayvanlara işkence eden başka
kimselerden alırken, Fred'in hayvanlara bizzat kendisinin işkence
ediyor olması olabilir. Ancak bu gerçekten fark eder mi? Fred bunu
yapamayacak kadar yumuşak kalpli olsa ve yavru köpeklere işkence
edip kokamon elde etmek için bir başkasını tutsa ne olurdu? Fred
hakkında daha iyi düşüncelere sahip olur muyduk? Tabi ki hayır.
Fred'in
davranışı ve fabrika üretimi et müşterileri arasındaki diğer
bir, belki de en büyük fark da, bu tüketicilerin, markette güzelce
sarılmış et parçaları haline gelmeden önce hayvanların maruz
kaldığı işkenceden bihaber olması olabilir. O zaman belki de
sorumu biraz daha değiştirerek sormalıyım. Eğer Fred'i sırf
damak zevki için hayvanlara işkence ediyor diye ayıplamaya
hazırsak, benzer şekilde hayvanların maruz kaldığı işkenceden
haberdar olup fabrika tipi üretimle elde edilen etleri satın almaya
ve tüketmeye devam eden kişiler için de aynısını yapmamız
gerekmez mi? Birçok tüketici hala bu gerçekten bihaber olmanın
getirdiği cehaletle mutluyken, hayvan hakları savunucularının
bilinçlendirici eylemleri sayesinde bu sayı hızla azalıyor. Kaldı
ki, şu anda bu makaleyi okuyan kişiler de artık “bilmiyordum”
deme lüksüne sahip değiller.
Belki de
fabrika tipi et üretiminin müşterisi bir kişi şöyle bir argüman
öne sürebilir: Fred'in davranışının korkunç olduğuna
katılıyorum ancak benim davranışımın önemli bir farkı var.
Eğer Fred çikolatasını yemekte ısrar etmeseydi, o yavru
köpekleri yetiştirmeyecek işkence etmeyecekti (veya başkasına
işkence etmesi için para vermeyecekti). Dolayısıyla Fred
hayvanların acı çekmesini engelleyebilirdi. Ancak ben fabrika
üretimi etleri almasam ve tüketmesem de hiçbir hayvanın acısına
son veremeyeceğim. Bu üretim sektörü o kadar büyük ki tek bir
tüketicinin davranışı hiçbir şeyi değiştirmez. Dolayısıyla
hiçbir hayvan ben almıyorum diye kurtulmaz. İnsanları mutlu etmek
için hayvanların acı çekmesini tesvip etmiyor hatta insanın
aldığı hazzın bu durumu haklı çıkarmadığına katılıyorum.
Ancak ben ne yaparsam yapayım hayvanlar acı çekeceğine göre hiç
değilse ben de et yemenin tadını çıkarabilirim.
Bu
savunmaya en az iki cevap verilebilir. Öncelikle gelin benzer bir
örneği ele alalım. Diyelim egzotik bir yerdeki bir arkadaşınızı
ziyarete gittiniz. Arkadaşınız sizi bölgenin en iyi restoranına
götürüp restoranın spesiyal tatlısını denemenizi öneriyor.
Küçük bir fincan kahveyle servis edilen tatlıyı yemeden önce
kahveyi içmeniz öneriliyor. Tatlıyı tattığınızda, onun
hayatınızda yediğiniz en lezzetli tatlı olduğunu
farkediyorsunuz. Çikolata hiç daha önce bu kadar zengin ve tatmin
edici gelmemişti. İkinci bir tane ısmarlamadan önce arkadaşınıza
tatlının nasıl bu kadar lezzetli olabildiğini soruyorsunuz.
Arkadaşınız tatlının aslında sıradan bir tatlı olduğunu ama
öncesinde içtiğiniz kahvede, çikolatadan alınan tadı arttırıcı
yeni keşfedilmiş bir hormon olan kokamondan, yoğunlaştırılmış
bir doz bulunduğunu anlatıyor. Araştırmacıların, uygulanan
uzun süreli işkence ve stres sonrası taze taze kesilmiş köpek
yavrularının beyinlerinden bu hormonu elde etmek için
mükemmelleştirdiği teknikten bahsediyor. Yaşamları boyunca
strese ve işkenceye maruz kalmış bu her bir köpek yavrusunun
beyninden dört doz kokamon elde ediliyor. Her bir doz, bir tatlıdan
alınan o muhteşem hazzı sağlamak için yeterli olacak şekilde on
beş dakika kadar etkili oluyor. Elbette siz dehşete düşüyor ve
tiksiniyorsunuz. Arkadaşınıza tabi ki başka bir porsiyon
ısmarlamayacağınızı söylüyorsunuz. Hatta her zaman size etik
bir insan olarak görünmüş arkadaşınızın, hazzı tecrübe
etmek için gereken korkunç sürecin tüm detaylarını bilmesine
rağmen size tatlıyı tavsiye etmesine ve bir tane de kendisine
ısmarlamasına şok oldunuz. Arkadaşınız köpek yavrularının
çektiği acıların çok talihsiz olduğuna ve insanların aldığı
hazzın bunu haklı çıkaramayacağına katılıyor. Ancak ne sizin
ne de onun, kokamon tüketmemekle hiçbir köpek yavrusunu
kurtaramayacağınızı, kokamon endüstrisinin bölgenin en önde
gelen sektörü olduğunu ve tek tek tüketicilerin tercihlerine
cevap vermeyecek kadar büyük olduğunu anlatıyor. Madem sizin
yememeniz hiçbir şeyi değiştirmeyecek, neden tatlıdan zevk
almaya bakmayasınız ki?
Eğer
kokamon üretiminin detaylarından haberdar etik bir insanın o
tatlıyı yememesi gerektiği sizin için aşikarsa, etik bir insanın
fabrika üretimi et tüketmemesi gerektiği de o kadar aşikar
olmalı. İkincisi için sunacağınız her bahanenin ilki için de
geçerli olacağını unutmayın.
Bu
savunmaya verilebilecek diğer bir tepki de onun geçersiz olduğunu
söylemektir. Hayvan tüketimi için en zalim koşullara maruz
bırakılan tavukları ele alalım. ABD'de 1998 yılında neredeyse
8 milyar tavuk yetiştirildi ve neredeyse tamamı fabrika tipi
üretilmişti. ABD'de 250 milyon tavuk tüketicisi olduğunu ve her
birinin yılda ortalama 25 tavuk yediğini varsayalım (bu rakam
insan tüketimi harici tavuk ölümleri ve ithalat için de yeterli
bir pay bırakıyor). Tüketicilerden birinin tavuk yemeyi
bırakmasıyla sektörün tepki vermeyeceği çok açık. Eğer
tamamının tavuk yemeyi bıraktığı düşünülürse, milyarlarca
(yılda ortalama 6.25 milyar) tavuğun üretilmeyeceği, işkence
görmeyeceği ve katledilmeyeceği de açık. Ancak 250 milyondan çok
daha az olmak üzere, tavuk yemekten vazgeçerek sektörün ürettiği
tavuk sayısını düşürmesine neden olacak miktarda bir tüketici
sayısı da olmalı. Sektör tek tek bireylerin tutumlarına tepki
veremeyebilir ancak yeteri kadar büyük sayılara ulaşan
hareketlere tepki verecektir. Örneğin sektörün tavuk tüketiminde
10.000 kişinin vejetaryen olmasına denk gelecek miktarda azalmaya
hassas olacağını varsayalım. (Bu rakam her ne kadar makul gözükse
de gerçek rakamlar hakkında bir fikrim yok, zaten önemli de
değil.) Tavuk yemeyi bırakan her 10.000 kişilik grup için, her
yıl çeyrek milyon daha az tavuk üretilecek olsun. Görünen o ki,
eğer tavuk yemeyi bırakacak olursanız, 10.000'inci kişi olarak
tavukların yaşamına etki etme şansınız 10.000'de 1 olacaktır.
Tabi tavuk yemeyi bırakan kişi sayısı 10.000'den daha az olursa
böyle bir şanstan bahsedemeyiz. Bu on binde bir şans, tavuk
tüketmeye devam etseniz de tavukların çektiklerinde suçunuz
olmayacağı algınızı gözden geçirmeye yetmeyecek kadar ufak mı?
Hiç de değil. Tavuk yiyerek büyük resimde verdiğiniz bireysel
zarar küçük gibi görünse de, risk edilen zarar devasa
boyutlarda. Tavuk üretiminde fark yaratmak için gereken rakam
büyüdükçe, bu rakamların yaratacağı fark da büyüyecektir.
Bir yılda 250.000 tavuğun hayatını kurtarma şansı, matematiksel
ve etik olarak yılda 25 tavuğu kesinkes olarak kurtarmaya denktir.
Genel olarak büyük zararlara yol açacak küçük risklerin kabul
edilemez olduğunu düşünürüz. Bu nedenle çocuklarına emniyet
kemeri takmayan, çocuklarını evde tek başına bırakan, hamilelik
boyunca içki ve sigara içen ebeveynleri tasvip etmeyiz. Ya da bir
uçaktaki güvenlik önlemlerini düşünün. Bir uçaktaki oksijen
maskesi, can yeleği, acil çıkış vb. güvenlik önlemlerinin bir
hafta içinde hayat kurtarma şansı on binde birden çok daha azdır.
Yine de bir uçağın, bir hafta boyunca bu önlemler olmaksızın
uçtuğunu öğrensek küplere bineriz. Yani, fabrika üretimi
tavukları yemeyi bırakarak tavukların çektiği acılara son verme
şansınız çok çok küçük olsa da, tavukların çektiği acıya
son verme şansınızla ters orantılı olarak son verebileceğiniz
acıları düşünürseniz, tavuk tüketmeye devam etmenizin hiçbir
bahanesi kalmaz.
Ama belki
de, tavuk yemeyi bırakmanızın yaratacağı farkın küçücük bir şansı olduğu doğru değildir. Yine tavukçuluk
endüstrisinin 10.000 yeni vejetaryen eşiğine ulaşıldığında
üretimde daralmaya gideceğini düşünelim. Ayrıca, vejetaryen
sayısının da ABD'de (ve diğer her yerde) artmakta olduğunu
varsayalım ki bu zaten doğru diyebiliriz. Öyleyse, eğer siz
10.000'inci yeni vejetaryen olmasanız bile, sizin vejetaryen olmanız
10.000 eşiğine erişmek için gereken zamanı azaltacaktır. Bu
eşiğe ne kadar çabuk erişilirse, üretim ve hayvanların çektiği
acı da o kadar çabuk azalacaktır. Dolayısıyla sizin davranışınız
gayet de bir fark yaratmaktadır. Dahası vejetaryen olan çoğu
kimsenin başkalarını da vejetaryen olmak üzere etkilediği
düşünülürse, “benim yememem neyi değiştirir ki”
mantığının, etik açıdan hayvanların sadece damak zevki için
katledilmesinin haklı bir gerekçesi olamayacağını düşünen
et-severlerin kötü bir bahanesi olduğunu söyleyebiliriz.
Belki
Fred'in köpek yavrularına ettiği muamele ile fabrika tipi
hayvancılıkta hayvanlara edilen muamele arasında bir fark daha
vardır. Fred'in durumunda, köpek yavrularının gördüğü eziyet,
Fred'in damak zevki için olmazsa olmaz bir süreçtir. Fabrika tipi
hayvancılıkta hayvanların gördüğü eziyet ise basitçe,
ekonomik kaygılar tarafından şekillenen şartların getirdiği bir
yan süreçtir. Dolayısıyla, yavru köpeklerin çektiği acı
Fred'in hazzı için kasıtlı ve planlı olarak kullanılan bir
yöntemin sonucuyken, fabrika tipi hayvancılıkta hayvanların
çektiği acının, yalnızca, milyonların damak zevki için
kullanılan sistemin öngörülebilir bir yan etkisi olduğu ileri
sürülebilir. İster bir araç isterse bir amaç olarak kullanılıyor
olsun, kasıtlı yapılanla, “yalnızca” öngörülebilir olan
arasındaki ayrım, Çifte Etki prensibinin merkezinde yer alır. Bu
prensibin destekçileri, yalnızca öngörülebilir olan bir sonuç,
kasten yapılması durumunda kesinlikle hoş görülemeyecek bir
sonuçla birebir aynı olsa bile, buna müsaade edilebileceğini
iddia ederler. (Bir eylemin Çifte Etki prensibine göre hoş
görülebilir olup olmadığına karar vermek için daha başka
koşulların da sağlanması gerekir, örneğin bu eylemin ağır
basan iyi bir etkisinin olması gibi.) Bu argümanlar açısından
bakıldığında Fred'in davranışı hoşgörülemez çünkü kendi
hazzı için kasıtlı olarak hayvanlara acı çektirmektedir. Diğer
yandan, çoğu et-sever, hayvanların çektiği acılardan haberdar
olsalar bile, bunu isteyerek planlamamaktadırlar.
Bu
argüman dizisine cevaben, okurlara Samuel Johnson'ın bir deyişini
hatırlatabilirdim (“Çifte Etki prensibi, bir alçağın son
sığınağıdır.”) Ancak bunu yapmayacağım, çünkü ne bu
prensip ne de kasıtlı ve öngörülebilir olan arasındaki sözde
ayrım, fabrika üretimi et tüketimini haklı çıkaramaz. Çifte
Etki prensibi, ortada kasıtlı olmayan yalnızca öngörülebilir
bir kötü etkinin olmasının yanı sıra, bu kötü etkiye ağır
basan iyi bir etkinin de olması gerektiğini söyler. Fabrika tipi
hayvancılıktaki eziyet söz konusu olduğunda, sistemin sağladığı
iddia edilen herhangi bir iyi etki, açıkça, kötü olana
(hayvanların çektiği acılara) ağır basmamaktadır. Dahası,
Fred'in hikayesi kolayca köpek yavrularının çektiği eziyetin de
“yalnızca” öngörülebilir olduğu bir versiyona
dönüştürülebilir. Örneğin, kokamonun, sadece bilinci açık
uyuşturulmamış bir köpek yavrusunun boğazından büyük miktarda
lavabo açıcı dökülmesi suretiyle oluşabilecek bir kimyasal
reaksiyon sonucu elde edilebildiğini düşünün. Bu esnada köpeğin
çekeceği korkunç acı, kokamon üretimini sağlayan reaksiyonun
kendisinden kaynaklanmasa da, yöntemin kaçınılmaz bir yan
etkisidir. Hikayenin bu versiyonunda, Fred'in davranışı, orjinal
hikayedekinden daha az korkunç değildir.
Fred'in
davranışıyla, fabrika üretimi et tüketicilerininki arasındaki
son bir farklılık da tartışmaya değer. Bu argümana göre;
Fred'in davranışı affedilemez çünkü Fred köpek
yavrularına acı çektirmektedir. Et yiyenlerin davranışı
ise, tavuklara, domuzlara, ineklere, danalara, koyunlara ve benzeri
hayvanlara acı çektirir. Köpek yavruları (ve muhtemelen daha
genel olarak köpekler ve kediler) diğer hayvanlardan etik açıdan
farklıdır. Yavru köpekler (etik açıdan) daha değerliyken, diğer
hayvanlar değildir, ya da en azından yavru köpekler kadar
değillerdir.
Peki,
yavru köpeklere, yediğimiz hayvanlardan daha üstün bir etik değer
veren şey nedir? Bunun için muhtemelen bir yavru köpeğin sahip
olduğu ama çiftlik hayvanlarının sahip olmadığı etikle alakalı
bir veya birkaç özellik olması gerekir. Belki de köpek yavruları
çiftlik hayvanlarından daha fazla mantığa sahiptir ya da daha iyi
gelişmiş bir etik algıya veya en azından bir çeşit sadakat ve
bağlılık hissine sahiptirler. Bu tip yaklaşımlarla ilgili sorun
açıktır. Etik açıdan alakalı olabilecek herhangi bir özelliğe,
yavru köpeklerin sahip olup, hiçbir çiftlik hayvanının sahip
olmaması çok düşük bir olasılık. Örneğin, muhtemelen çoğu
yavru köpeğin, çoğu tavuktan daha zeki (o her ne demekse) olduğu
doğru olabilir ama domuzlarla yapılacak bir karşılaştırma çok
daha şaibeli olacaktır. Ayrıca Fred juriye, köpekleri özellikle
aptal, duygusuz, sadık ve bağlı olmayanlar marjinal köpeklerden
seçmek için çaba gösterdiğini söylese, juri (veya biz)
davranışını etik olarak kabul edilebilir bulacak mıydık? Tabi
ki hayır. Elbette bu, (daha sonra tartışacağım) marjinal
örnekler probleminin köpek yavrusu versiyonu. İnsan versiyonu da
bununla ilişkili. Eğer zekaları, etik algıları, sadakatleri ve
bağlılıkları vb. köpeklerden belli bir miktar daha eksik
olduğundan dolayı çiftlik hayvanlarını damak zevkimiz için
öldürmek hoş görülebilir bir şeyse, bu özelliklerin eksik
olduğu talihsiz insanlara aynısını yapmak da hoş görülebilir
olmalıdır. Eğer bu ikincisinin müsaade edilebilir olmadığını
düşünüyorsanız, bu özelliklerin eksik olmasının diğerini
haklı çıkarmayacağını da kabul etmeniz gerekir.
Belki de
yavru köpekleri, hatta marjinal köpekleri (ve marjinal insanları)
çiftlik hayvanlarından ayıran bir şey gerçekten de vardır:
bizim duyduğumuz sempati. Yavru köpekler yediğimiz hayvanlardan
daha değerlidir çünkü onları daha çok önemseriz, bu değeri
biz atfederiz. Yavru köpekler, bilimsel araştırmalarda kötü
muamele görseler sinirden köpürürüz ama aynı muameleye maruz
kalan kobaylara veya fabrikalardaki hayvanlara aldırış etmeyiz.
2002 Dünya Kupası öncesinde, İngiltere takımının oyuncuları,
Güney Kore hükümetine, o ülkede kedi ve köpeklere yiyecek olarak
yetiştirilirlerken edilen muameleyi kınayan bir mektup
yollamışlardı. Oysa ki, aynı oyuncular, İngiltere'deki fabrika
hayvanlarına edilen muameleyi protesto etmemişlerdi. Bu örnek, bir
yanda kedi ve köpeklere karşı, diğer yanda çiftlik hayvanlarına
karşı takınılan tavrı net bir şekilde ortaya koyarken, ele
aldığımız bakış açısının da problemli olduğunu gösteriyor.
İngiltere'nin oyuncuları ve genel olarak İngiltere (ve ABD) halkı,
açıkça, kedi ve köpeklere gösterilen muameleyi çiftlik
hayvanlarından daha çok önemserken, bu Güney Koreliler için
geçerli değildir. Fred, kedi ve köpeklere damak zevki için acı
çektirilen Güney Kore'de yaşıyor olsaydı, davranışının hoş
görülebilir olduğunda mı karar kılacaktık? Böylesi bir
görelilik, en hafif ifadeyle, yenilir yutulur gibi değil. Ya da
belki de Güney Kore'de kedi ve köpeklere edilen muameleyi
olumlamadan, insan hislerinin hayvanlara dair bu etik ayrımı
belirlemede etkili olması gerektiği görüşünü sürdürmenin
şöyle bir yolu vardır: Her insanın duyarlılığı aynı
sayılmaz. Sadece doğru etik duyarlılık seviyesine tam olarak
ulaşabilmiş olanların hislerine göre neyin etik neyin etik dışı
olduğunu belirlemeliyiz. Öyle ki, inek, tavuk, domuz ve diğer
çiftlik hayvanlarının değil, köpek ve kedilerin refahını son
derece önemseyen ABD ve İngiltere gibi ülkeler bu seviyeye ulaşmış
olsun. Güney Kore'deki kedi-köpek yiyenler yeteri kadar duyarlıklı
olmasın. Ancak elbette, sadece bunun böyle olduğunu iddia etmek
yeterli olmayacaktır. Neden bunun doğru etik duyarlılık seviyesi
olduğunu açıklayabilmemiz gerekir. Eğer doğru etik duyarlılık
seviyesi, köpek yavrularına gösterilen muameleye çiftlik
hayvanlarına gösterilenden farklı tepki vermeyi gerektiriyorsa,
köpek yavruları ve çiftlik hayvanları arasında etik açıdan
belirgin bir fark bulunmalıdır. Böylesi bir farklılık basitçe
(bazı) insanların birine farklı öbürüne farklı tepki veriyor
olması gerçeğine dayandırılamaz. İnsanların farklı derecede
sempati göstermesi argümanına başvurmak, Fred'in davranışı ve
bilinçli olarak fabrika üretimi et tüketmek arasındaki psikolojik
bir farklılığı ortaya koymaktan fazlasını yapmaz. Etik açıdan
ciddi bir anlam ifade etmez.
Köpek
yavrusu işkencecisi Fred'in davranışı ile fabrika üretimi et
tüketen, en azından bu hayvanların çektiği acıların ve
yoksunlukların farkında olarak bunu yapan milyonlarınki arasında benim
bulabildiğim farklılıklar bunlar. Eğer etik, sırf damak
zevkimizi arttırmak için yavru köpeklere işkence etmememizi
gerektiriyorsa, ürünlerini alarak fabrika tipi hayvancılığı
desteklemememizi de gerektirir.
Gelecek yazı: İnsanların ve hayvanların etik statüleri
Wednesday, January 1, 2014
Fred'in bodrumu
Bu yazı, Rice Üniversitesi'nden Alastair Norcross'un, "Köpek yavruları, domuzlar ve insanlar: et yemek ve marjinal örnekler" makalesinin çevirisinin ilk kısmıdır.
Fred'in
kapısı, günün birinde polisler tarafından çalınır. Polisi,
Fred'in bodrumundan gelen garip seslerden rahatsız olan komşular
çağırmıştır. Polis, Fred'in bodrumuna girince şu görüntüyle
karşılaşır: Yirmi altı küçük tel kafesin her birinde, kimi
sızlayan, kimi hırlayan, kimi havlayan bir köpek yavrusu
bulunmaktadır. Köpeklerin yaşı, birkaç günlükten birkaç
haftalığa kadar değişmektedir. Birçoğunun kimi uzuvları
kesilmiştir. Tüm kafesin ve bodrumun tabanı idrar ve dışkıyla
kaplıdır. Fred polislere, köpek yavrularını yirmi altı haftalık
olana kadar kafeslerde tuttuğunu, daha sonra baş aşağı asarak
onları kestiğini anlatır. Bu süreç içerisinde köpeklere hiçbir
anestezi uygulamadan, köpeklerin burun, pati gibi kimi uzuvlarını
sıcak bıçakla kesmektedir. Bu işlem haricinde köpekleri
çıkmalarına izin vermeden daima, yirmi altı haftalık
olduklarında zar zor sığabildikleri kafeslerde tutmaktadır. Polis
duydukları karşısında dehşete düşer ve Fred'i derhal hayvan
istismarı ile tutuklarlar. Davanın detayları kamuoyuna
açıklanınca, herkes Fred'e son derece sinirlenir. Gazeteler
Fred'in en ağır cezalara çarptırılmasını talep eden
mektuplarla dolup taşar. Hayvan istismarına daha ağır cezalar
getirilmesi için isteklerde bulunulur. Fred adi bir sadist ilan
edilir.
Sonunda
duruşma günü gelir çatar ve Fred davranışını açıklar,
suçsuz olduğunu iddia eder ve kendisine ceza verilmemesini talep
eder. Fred, tam bir çikolata aşığıdır. Birkaç yıl önce, kafa
travmasına neden olan bir araba kazası geçirmiştir. Hastaneden
çıkışta, görünüşte kalıcı hiçbir hasardan muzdarip
olmayan Fred, favori restoranına giderek, restoranın ünlü siyah
çikolatalı tatlısından ısmarlar. Ancak tatlıyı tattığında,
tatlının önceden bildiği o muhteşem tadından eser yoktur. O çok
iyi hatırladığı yoğun çikolatalı aromadan yoksun tatlıdan
hiçbir haz alamayan Fred garsonu çağırır. Garson Fred'e, tatlıyı
son tattığı zamandan yani kazadan hemen bir gün öncesinden beri,
tatlının tarifinde ve malzemelerinde hiçbir değişiklik
olmadığına dair yemin eder. Kaygıyla restorandan çıkıp, favori
Belkçika çikolatasını satın alan Fred, yine çikolatadan
neredeyse hiçbir haz alamaz. Uzun araştırmalar sonucu, diğer
yiyeceklerden aldığı lezzetin hiç değişmediğini ancak
çikolatanın hemen hemen tüm formlarının artık yavan geldiğini
keşfeder. Sorununa umutsuzca çare arayan Fred, damak zevki
konusunda uzman nörolog Dr. D. Papilla'ya gider. Kapsamlı tetkikler
sonucu Fred'in godiva bezlerinin, kazadan tamir edilemez şekilde
zarar gördüğü ortaya çıkar. Godiva bezi çikolatadan tat almayı
sağlayan kokamon hormonunun salgılanmasından sorumludur. Dr.
Papilla Fred'e, kokamonun bilinen tek kaynağının insan godiva bezi
olduğunu ve başka bir insanın bezlerinden kokamon elde edip
kullanmanın imkansız olduğunu anlatır. Ancak yeni bir keşif bu
durumu değiştirmiştir. Bir adli veteriner cerrah, ciddi şekilde
işkence görmüş bir köpek yavrusu üzerinde otopsi yaparken,
köpeğin beyninde yüksek miktarda kokamon salgılanmış olduğunu
keşfeder. Görünüşe göre, normalde kokamon salgılamayan köpek
yavrularının beyni, haftalarca süren işkence ve şiddet sonrası
kokamon üretebilmektedir. Ancak keşif hayvan hakları
savunucularını kızdırmamak için gizli tutulmuş, bilgiler
kamuoyuyla paylaşılmamıştır. Dolayısıyla bu araştırma
Fred'in yeniden çikolata tadabileceği anlamına gelmesine rağmen,
köpek yavrusundan elde edilmiş kokamonu ticari olarak üreten kimse
bulunmamaktadır. Talep eksikliği ve kötü ün korkusuyla hiçbir
firma köpek yavrusuna işkence etme işine girmeyi istememektedir.
Fred mahkemeye, sorununa çözüm bulup da ona ulaşamamanın ne
kadar üzücü olduğunu anlatır. Ancak Fred'in oturup makus
talihine yenilmeye niyeti yoktur. Herhangi bir çikolata sever böyle
bir durumda ne yaparsa Fred de onu yapmıştır. Araştırmayı
okuyup, bodrumunda kendi yavru köpek işkencehanesini kurmuştur.
Köpek yavrularından, altı ay süren yoğun bir işkence sonrası
kendisine bir hafta yetecek kadar kokamon üretmeyi başaran Fred,
bir sadist ya da hayvan istismarcısı değildir. Eğer yavru
köpeklere işkence etmeden kokamon elde edebilmenin bir yolu olsa
Fred de memnuniyetle o yolu seçecektir. Yavru köpeklere işkence
etmekten hiçbir zevk almamaktadır ve hayvanların çektiği acıdan
dehşete düşen herkese de hak vermektedir. Ama burada söz konusu
olan insan hazzıdır ve mahkeme bunu görmelidir. Tamam, yavru
köpekler inkar edilemez derecede şirin olsalar da, ne de olsa
hayvandırlar. Fred, çikolata yemezse daha sağlıksız olmayacağını
kabul etmektedir ve bu bir ölüm-kalım meselesi değildir. Ancak
çikolata yemekten duyduğu haz olmaksızın yaşamı kabul edilemez
derecede çekilmez olacaktır.
Hikayenin
sonu. Hepimizin Fred'in tavrı karşısında dehşete kapıldığı
ve hiçbirimizin Fred'in kendini aklama çabasına ikna olmadığı su götürmez. Elbette
Fred'in hayatını çikolatadan aldığı hazdan mahrum geçirmek
zorunda olması üzücüdür ancak bu asla köpek yavrularına
işkence etmek için yeterli bir özür olamaz. Bu hususta neredeyse
evrensel olarak mutabık kalabileceğimizi düşünüyorum (insan
olmayan canavarlar ve bu konuda mutabık kalmanın varacağı noktayı
görüp bundan kaçınmayı isteyenler hariç). Etik bir insan sırf
damak zevkini tatmin etmek için köpek yavrularına işkence etmeyi
tasavvur bile edemez. Ancak her yıl milyarlarca hayvana tam da bunun
için inanılmaz çile çektirilir. [Amerika Birleşik Devletleri'nde] Tüketilen çoğu tavuk, dana ve domuz eti, hayvanların dar
alanlarda, stres dolu yaşamlar sürdürdüğü ve anestezi
olmaksızın uzuvlarının kesildiği hapishane gibi fabrikalarda
üretilmektedir. İnsanların çoğu, diyetlerinden eti çıkarsa
da ciddi sağlık sorunlarıyla karşılaşmayacaktır. Hatta tam
tersi. Fabrika tipi üretimin, sahiplerine sağladığı kârdan gayrı
tek getirisi, etsiz bir diyetten şu anda sürdürmekte oldukları
etli diyet kadar haz alamayacaklarını iddia eden et-severlerin
damak zevkidir. Eğer Fred'i yaptıklarından dolayı ayıplamaya
hazırsak, aynı şekilde fabrika üretimi etleri satın alan ve
tüketen kimseleri de ayıplamalı mıyız? Etik açıdan Fred'in
davranışıyla onların davranışı arasında belirgin bir fark var
mı?
Saturday, October 5, 2013
Yeni rakamlar hayvancılık sektörü hakkında ne söylüyor?
IPCC (Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli) son değerlendirme raporunda iklim değişikliğiyle ilgili son derece çarpıcı rakam ve grafiklere yer veriyor. İnsan kaynaklı tüm sera gazı salımları içerisinde bir sektör öne çıkıyor: hayvancılık.
2006 yılındaki rakamlara göre insan kaynaklı sera gazı salımlarının %18'inden hayvancılık sektörü sorumlu görülüyordu. Yeni raporda bu oran %14.5 olarak değişse de, hayvancılık hala sera gazı salımlarında büyük bir pay sahibi olmayı sürdürüyor (örneğin ulaşım sektörünün payı %13). Hayvancılık sektörünün bu katkısının %45'i yem üretimi ve işlenmesinde, %39'u hayvanların sindirimi sırasında, %10'u ise gübrelerin ayrışması sırasında, kalan kısmı ise hayvanlardan üretilen besinlerin taşınmasında ve işlenmesinde ortaya çıkıyor.
Dahası rapora göre, hayvancılık sektörünün tüm bu salımları, hayvanların beslenmesi, bakımı ve üremesinde gerekli düzenlemeleri yaparak 3'te 1 oranında azaltması mümkün. Ancak devlet teşviki olmaksızın, bu insiyatifin salt üreticilerin tercihine bırakılması durumunda bu senaryo pek de gerçekleşecek gibi görünmüyor.
Dolayısıyla sadece sera gazı salımlarından değil, Doğal Hayatı Koruma Vakfı verilerine göre biyoçeşitliliğin küresel boyutta %30 kaybından da sorumlu olan hayvancılık sektörü karşısında tüketim alışkanlıklarının da değiştirilmesi gerekli. Özellikle FAO (Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü) 2050 yılı itibarıyla et ve süt tüketiminde %70 gibi bir artış öngörürken, bu konuda harekete geçilmesi büyük önem kazanıyor.
*Bu haber ilk olarak 5 Ekim 2013 tarihli soL gazetesinde yayınlanmıştır.
Labels:
haberler
Subscribe to:
Posts (Atom)






