Sunday, August 16, 2015

Et yemek türlerin küresel ölçekte yokoluşunu hızlandırıyor olabilir



Bu yazı Virginia Morell'in Science News'daki makalesinden serbest çeviriyle Türkçeleştirilmiştir.

Dana eti ve diğer kırmızı etlerce zengin bir diyet insan sağlığı için zararlı olabilir. Et yemek, insanların etçilliğini ve bunun toprak kullanımı üzerindeki etkilerini ele alan bir çalışmaya göre dünyanın fauna ve florasının büyük bir çoğunluğu için en büyük tekil tehdit olması bakımından Dünya'nın biyoçeşitliliği için de bir o kadar zararlı. Science of the Total Environment dergisinde yayınlanan yeni bir çalışmaya göre, halihazırda büyük bir yokoluşun sorumlusu olan et alışkanlığımız, insanların hayvancılık ve bu hayvanların yiyeceği ekinler için daha fazla arazi açılmasıyla daha büyük felaketlere yol açacak.

Çalışmada yer almayan ancak kendisi de insan diyetlerinin çevreye olan etkilerini araştıran Bard College'dan jeofizikçi Gidon Eshel'e göre bu müthiş önemli bir makale. Araştırmacılar et tüketiminin biyoçeşitlilik üzerindeki etkilerini tam anlamıyla anlayabilmek için çalışıyorlardı. Eshel'e göre biraz hayalci bir şekilde, bir biftek yediğinizde Madagaskar'da bir lemur öldürmüş sayılırsınız diyebiliriz. Tavuk mu yediniz, bir Amazon papağanını öldürdünüz! Çünkü günümüzde türce zengin bölgeler insanların ete olan iştahı arttıkça çayırlıklara veya yem ekini tarlalarına dönüştürülüyor.

Ancak herkes doğal yaşam alanlarındaki kaybın başlıca sebebinin hayvancılık olduğunda hemfikir değil. Montana State Üniversitesi'nden ekolog Clayton Marlow, bu araştırmanın saldırmak için bir korkuluk uydurduğu ve ne ekosistemler için ne de yoksullar için elle tutulur bir fayda sağlamadığı görüşünde.

Önceki çalışmalar modern hayvancılık ile iklim değişimi, su kirliliği ve aslanlar, kurtlar gibi avcılarla bazı otçulların yokoluşu arasındaki bağlantıları incelemişti. Miami'daki Florida Uluslararası Üniversitesi'nden ekolog Brian Machovina ise hayvancılığın diğer türler üzerindeki etkilerini merak etmiş.

Machovina ve ekibi, bunun için, çoğu tropikal ülkelerde bulunan, dünyanın endemik bitki ve hayvan türleri açısından en yüksek biyoçeşitlilik içeren bölgelerine baktı. Daha sonra yakın zamanda endüstriyel hayvancılık işletmelerini geliştirmesi olası olan ülkeleri seçen araştırmacılar, hayvanların yetiştirilmesi ve otlatılması için kaybedilecek toprak miktarını belirledi. Ekip daha sonra da, gıda ver tarım örgütünün (FAO) ve geçmiş çalışmaların verilerini kullanarak bu ülkelerin 1985 ila 2013 yılları arasındaki sığır, domuz ve tavuk üretiminden gelecekte kullanmaları toprak miktarını kestirmeye çalıştı.

Bu kestirimlerle biyoçeşitlilik alanlarının kesişimini karşılaştıran araştırmacılar, hayvancılık nedeniyle dönüştürülecek orman alanlarından etkilenmesi beklenen çoğu bölgenin, en fazla tür içeren 15 “mega-çeşitlilik” gösteren ülkede olduğunu buldular. Machovina'ya göre, bu hızla devam edersek 2050 itibarıyla bu ülkelerdeki hayvancılık için toprak kullanımı %30 ila %50 kadar artacak.

Bunun sonucundaki doğal yaşam alanı kaybı o kadar büyük olacak ki, iklim değişimi ve kirlilik gibi diğer tüm etmenlerden daha fazla yokoluşa neden olacak. Dahası bu etki iklim değişimi ve kirlilikle birleştiğinde çok sayıda tür kaybıyla karşı karşıya kalacağız.

Araştırmacılara göre et yemeye olan eğilimin etkilerini şimdiden gözlemliyoruz.

Geçmiş çalışmaları referans gösteren araştırmacılar, Amazon bölgesinde açılan arazilerin dörtte üçünden fazlasının bugün yerel veya uluslararası markete girmek üzere ya hayvancılık ya da hayvanları besleyecek ekinlerin yetiştirileceği tarlalar için kullanıldığına dikkat çekiyor. Amazon bölgesindeki ormansızlaştırma ise devam ediyor. Geçtiğimiz yıl bir 1898 kilometrekare orman arazisi daha yokedildi. Dahası sadece ormanlar değil, nadir türler barındıran ağaçlık ve savanlar da sığır ve onlara yedirilevcek soya üretimi için dönüştürülüyor. Orta ve Latin Amerika'da da benzer kayıpların gözlendiğine işaret eden araştırmacılar Afrika'yı da benzer bir geleceğin beklediğini düşünüyor.

Eshel'e göre, arazilerin et üretimi için dönüştürülmesiyle çok sayıda türün yokolacağını gösteren çalışma beslenme tercihlerimizin sonuçlarına işaret ediyor.

Çalışmada yer almayan Minnesota Üniversitesi'nden bir başka ekolog David Tilman'a göre bu araştırma aynı zamanda üzerine düşünülmesi gereken potensiyel çözümler sunuyor. Machovina ve ekibi, biyoçeşitlilik kaybını durdurmak için insanların et tüketimini kalorilerinin %10'uyla sınırlandırmalarını, diyetlerindeki arazi kullanımı bakımından en fazla yer tutan dana etiyle birlikle domuz, tavuk ve balık etini daha fazla meyve ve sebzeyle değiştirmelerini öneriyor. Tilman'a göre hem insanların ihtiyaçlarını karşılayacak hem de doğal yaşam alanlarını koruyacak çözümler bulmak gerekiyor.

Marlow ise dünyanın artan nüfusunu hayvan ve bitki üretimi olmaksızın beslemenin mümkün olmayacağı görüşünde. Marlow'a göre biyoçeşitliliğin karşısındaki asıl problem ekilebilir arazilerin şehirleşmeye kaybedilmesi. Gelişmekte olan ülkelerin endüstriyel et üretimine geçmesindeki neden de bunun verimliliği ve artan talebi karşılamanın yek yolu olması.

Eğer et yemek bir doğal yaşam alanını tüketmek demekse yazar Michael Pollan'ın tavsiyesine kulak verebiliriz: “Yiyin. Ama çok değil. Çoğunlukla da bitkileri...” Bir lemuru veya papağanı kurtarabilirsiniz.

Thursday, August 13, 2015

Evrilmekte olan beyinler için karbonhidrat dolu bir "paleo" diyet


Giriş: Büyük beyinlerimize et yiyerek kavuştuğumuza dair evrimsel çalışmaları hep duyarız (yakın zamanda çıkan benzer bir çalışmayı Evrim Ağacı'nın sitesinden okuyabilirsiniz). Elbette bu çalışmalar veganlık/vejetaryenlik karşıtı bir argüman oluşturmuyor. Çünkü beyinlerimizin evrildiği dönemde et yemenin en büyük etken olduğunu varsaysak bile (kaldı ki büyük beyinlerimizin evrimini muhtemelen tek bir etmene borçlu değiliz), vaktiyle ancak et yiyerek almanın mümkün olduğu besin maddelerini günümüzde gerek işlenmemiş bitkisel gıdalardan gerekse de hayvansal ürün kullanılmadan zenginleştirilmiş yiyeceklerden temin edebiliyoruz. Dolayısıyla et yemenin ve dahi hayvansal ürün tüketmenin tercih meselesi haline geldiği modern çağda, et yemenin doğamızda olduğunu öne sürerek vejetaryenliğe/veganlığa karşı çıkmak bir doğaya yönelim safsatasından öteye geçmez. (Aynı şekilde doğruluğu tartışılır olmakla birlikte insanların doğasında et yemenin olmadığını ileri sürerek et yemeye karşı çıkmak da benzer bir mantık hatasıdır.) Doğal olanı otomatikman ahlaki kabullerimizin temeli olarak almanın doğurabileceği vahim sonuçlara girmeyelim bile isterseniz.

Bu ufak girizgahla beraber, her zaman görmeye alıştığımızdan biraz daha farklı bir çerçeve çizmesi, konuyu derlemesi ve güncel araştırmaları aktarması açısından bilim yazarı Carl Zimmer'in
ilgiyle okuyacağınızı düşündüğümüz The New York Times'daki köşe yazısını Etsiz Pazartesi olarak sizler için (serbest çeviriyle) Türkçeleştirdik. İyi okumalar dileriz:

------

Ne yerseniz osunuz, tıpkı atalarınız gibi! Ancak atalarımızın gerçekte ne yediğini ortaya çıkarmak pek de öyle kolay bir iş değil.

Başvurabileceğimiz bir “Pleistosen yemek kitabı” yok. Onun yerine, bilim insanları, buldukları fosil kemiklerdeki kimyasal izlerden tutun da prehistorik kazmalar üzerindeki çiziklere kadar birçok ipucu türünü elekten geçirmek zorunda.

Bilim insanları uzun zamandır, etin eklenmesi ile atalarımızın diyetinin belirgin bir değişim geçirdiğini belirtiyorlardı. Ancak The Quaterly Review of Biology adlı bilimsel derginin Eylül sayısında, araştırmacılar, menüye eklenen diğer bir kalemin de en az o kadar önemli olduğuna işaret ediyor: günümüz paleo diyet takipçilerinin düşmanı, karbonhidratlar.

Araştırmacılara göre, atalarımız diyetlerine pişmiş karbonhidratlı besinleri de katarak iri beyinlerimize gerekli yakıtı sağlayabildiler.

Yaklaşık yedi milyon yıl önce atalarımız insansı maymunlardan ayrıldı. Bilim insanlarına göre bu ilk insanlar, bol miktarda çiğ ve lifçe zengin bitkileri içeren bir diyet sürdürmekteydiler.

Birkaç milyon yıl sonra homininler (erken insanlar) et yemeye başladılar. Bu geçişe dair ilk ipuçlarını 3.3 milyon yıllık taş aletler ve 3.4 milyon yıllık kesik izleri taşıyan memeli kemikleri teşkil ediyor. Bu bulgular homininlerin ölü hayvanların et ve kemik iliklerini yemeye başladığına işaret ediyordu.

Bir noktadan sonra homininler eti pişirerek yemeye başladılar ancak ateşi ilk ne zaman kullanmaya başladıkları ayrı bir tartışma konusu. İnsanların günümüzden 300.000 yıl önce ateşi kullanabildiklerine şüphe yok, ancak bazı araştırmacılar bunun 1.8 milyon yıl öncesine kadar gittiğini düşünüyor.

Pişmiş et daha fazla miktarda protein, yağ ve enerji sağlayarak homininlerin büyümesine ve gelişmesine katkıda bulundu. Ancak University College London'dan Mark G. Thomas ve ekibine göre, antik ateşlerde cızırdayan bir başka önemli besin daha bulunuyordu: yumru kökler ve diğer karbonhidratlı bitkiler.

Vücudumuz karbonhidratı, vücudun ana yakıtı olan glükoza dönüştürür. Bu işlem çiğnemeye başladığımız anda başlar: Tükürüğümüzde bulunan amilaz adlı enzim, karbonhidratlı besinleri yıkmaya başlar.

Amilaz çiğ karbonhidratlarda çok iyi çalışmaz ancak pişmiş gıdalar üzerinde çok daha etkilidir. Pişirme işlemi, ortalama bir patatesi 20 kat daha sindirilebilir bir hale getirir.

Pişirmek, yabani kökleri insanlar için çok daha besleyici bir hale getirmiş olmalı. Araştırmacı Dr. Thomas'a göre bu büyük bir etki ve özellikle Pleistosen döneminde yaşayan aç bir avcı-toplayıcıysanız gerçi çeviremeyeceğiniz bir teklif.

Dr. Thomas'a göre karbonhidratların önemine işaret eden diğer bir ipucu da DNA'mızda bulunuyor. Yaşayan en yakın akrabalarımız olan şempanzeler, DNA'larında amilaz geninin iki kopyasını barındırıyorlar. Ancak insanlarda çok daha fazla kopya bulunuyor, bazı insanlarda amilaz geninin kopya sayısı 18'e kadar çıkabiliyor. Amilaz geninin daha fazla kopyası olması demek enzimi daha fazla üretmek ve karbonhidratlardan daha fazla besin maddesi temin edebilmek demek.

Bilim insanları ekstra genleri ilk bulduklarında, artan amilaz üretimimizin birkaç bin yıl önce başlayan tarımsal faaliyetlerle ilgili olduğunu düşünmüşlerdi. Bu hipoteze göre buğday gibi karbonhidratlı ekinler yaygınlaştıkça, doğal seçilim amilaz üretimi fazla olan bireylerden yana işlemişti.

Ancak tarım öncesi Avrupalı avcıların DNA'ları üzerinde yapılan yeni araştırmalara göre, insandaki amilaz geninin ekstra kopyalarının varlığı tarımın başlangıcından çok daha öncesine dayanıyor. Dr. Thomas ve çalışma arkadaşlarına göre, daha fazla amilaza olan ihtiyacı ortaya çıkaran tarımın değil ateşin keşfi. İlk insanlar karbonhidratlı besinleri pişirmeye başladıklarından itibaren, bu kıymetli glükoz kaynağını kullanabilmek için daha fazla amilaza ihtiyaç duydular.

İnsanlarda daha fazla amilaz üretimi sağlayan mutasyonlar, bu mutasyonlara sahip kişilerin hayatta kalmasına yardımcı oldu ve doğal seçilim sayesinde bu mutasyonlar insanlarda yaygınlaştı. Dr. Thomas'a göre, daha büyük beyinler için gerekli yakıtı sağlayan da işte bu glükozdu.

Fosil kayıtları, insan beyni büyüklüğünde yaklaşık 800.000 yıl önce başlayan müthiş bir artış gösteriyor. Bugün iri beyinlerimiz harcadığımız kalorinin dörtte biri kadarını kendi yakıyor.

Başka uzmanlar da Dr. Thomas ve çalışma arkadaşlarının, insan evriminde karbonhidratın önemine dair bir dizi ikna edici bulguyu sunduğu görüşünde. Ancak yeni makaledeki detaylı senaryoyu hemen kabul etmeye hazır değiller.

Duke Üniversitesi'nden evrimsel biyolog Greg Wray'e göre, Thomas ve ekibi haklı olabilir ancak zaman çizelgesi henüz yeterince iyi oluşturulmuş değil. Ateşin ilk ne zaman kullanılmaya başlandığı ve amilaz genlerinin ne zaman evrildiğine dair ciddi belirsizlikler bulunuyor.

Hatta Dr. Thomas dahi, bu evrimsel teori için diğerlerinden vazgeçmeye hazır değil. Dr. Thomas'a göre evrimsel biyolojinin yediklerimiz ve sağlığımız hakkında söyleyecek çok şeyi var ancak beslenme son derece karmaşık bir konu ve bizler henüz işin daha çok başındayız.

Monday, September 1, 2014

Artan et tüketimi sonucu açığa çıkan seragazı salımları korkutucu boyutlarda


Yeni bir çalışma, besin gereksiniminin karşılanabilmesi ve gezegenimizin korunabilmesi için küresel ölçekte et tüketiminin azalması gerektiğine dikkat çekiyor.

Cambridge ve Aberdeen üniversiteleri tarafından yapılan bir araştırma, eğer et ve süt ürünleri tüketimi bu hızla devam ederse, besin üretiminden kaynaklanan sera gazı salımının 2050'ye kadar %80 artacağını öngörüyor. Et ve süt ürünleri tüketimimizdeki artışın gezegene verdiği zarara karşı yapılan uyarılara eklenen son çalışma, haftada iki porsiyondan fazla et tüketmeyi önermiyor.

Araştırmacılar dünyada her gün daha fazla insanın Amerikan-stili diyete geçtiğini, et ve süt ürünleri tüketimlerini arttırdıklarını belirtiyor. Durum böyle devam ederse, çiftlik hayvanlarına beslenmek üzere ekin üretiminde küresel artış devam edecek ve bu ekin alanlarını açmak içinse daha fazla orman arazisinin tarıma açılması gerekecek. Çiftlik hayvanlarının beslenmesi, bakımı, son ürünün üretimine kadarki diğer işlemler ve nakliyat, hali hazırda sera gazı salımlarını arttırırken, buna bir de ormansızlaştırmanın getirdiği salımlar eklenecek.

Cambridge Üniversitesi'nden araştırmanın baş yazarı Bojana Bajzelj, bitkisel besinin hayvansal besine dönüşme veriminin %3'ten az olduğuna, hayvasal besin üretiminin her basamağında çok büyük maddi kayıplar yaşandığına dikkat çekiyor. Burada hatalı olanın tarımsal faaliyetlerin kendisinden ziyade besin seçimimiz olduğunu ekliyor.

Araştırmacılar et tüketiminin azalması durumunda seragazı salımlarının 2009'daki seviyesine çekilmesinin mümkün olduğunu belirtiyorlar.

İlgili çalışma: Bajzelj B. vd., 2014, Importance of food-demand management for climate mitigation, Nature Climate Change, doi:10.1038/nclimate2353


Thursday, February 6, 2014

Tofulu çorba

İşte kolay ve besleyici bir tarifle daha karşınızdayız: Tofulu domates çorbası!

Tofuyu benzer şekilde, istediğiniz başka çorbalara ve salatalarınıza da katabilirsiniz. Tofuyu marine etmenize vs. gerek olmadan kullanabileceğiniz çok basit bir tarif.

Malzemeler:

(2 kişilik)
200 gr Tofu
6-7 adet büyük domates
zeytinyağı
limon, tuz, karabiber


Yapılışı:

Tofunuzu küçük küpler halinde doğrayın. Yapışmaz bir tavaya çok az zeytinyağı döküp tofunuzu tavaya ilave edin ve kapağı kapalı halde 10 dakika hiç çevirmeden orta ateşte kızartın. Bu esnada domateslerinizi rendeleyin ve bir tencereye alın. 10 dakika sonunda tofuyu karıştırın ve sonraki 15 dakika boyunca ara ara karıştırarak her yanının kızarıp kahverengi bir renk almasını sağlayın. Daha sonra tofularınızı tencereye ilave edin, biraz daha zeytinyağı ilave ederek çorbanızı 25 dakika kadar orta ateşte pişmeye bırakın. En son tuz, karabiber ve limon da ekleyerek bir beş dakika daha pişmesine izin verin. Ve afiyetle yiyin! Dilerseniz soğanlı, naneli veya domates çorbanızı nasıl seviyorsanız öyle de deneyebilirsiniz.


Thursday, January 30, 2014

Kabaklı krep



Malzemeler: 

Kabak
Peynir
Sıvı yağ

(krep için)
1 bardak un
1 bardak süt
1 yumurta


Yapılışı:

Un, süt ve yumurtayı çırparak krep likitini hazırlayın. Kabağı rendeleyip suyunu sıkın. Kızgın tavaya az miktarda yağ döküp yağ ısınınca rendelediğiniz kabaktan bir tutam alıp tavaya aralarında geniş boşluklar kalacak şekilde serpin. Bekletmeden krep hamurunu boşlukları dolduracak ve çok kalın olmayacak şekilde dökün. Bir tarafı pişince çevirin. İkinci yüzü pişerken, önceden rendelediğiniz tam yağlı beyaz peynir ya da başka bir eritme peynirini krepin pişmiş yüzeyine serpiştirin. Altı da pişince tabağa alın. Afiyet olsun. : )

Not: Tam yağlı beyaz peynir kullanacaksanız, ikinci yüz pişerken tavanın üstünü kapatın. Üstü açık kalınca peynirler tam erimeyebilir.

Tarif için Yerdeniz Balıkçısı'na teşekkürler :)

Thursday, January 9, 2014

Fred'in davranışıyla bizim davranışımızın karşılaştırılması

Bu yazı, Rice Üniversitesi'nden Alastair Norcross'un, "Köpek yavruları, domuzlar ve insanlar: et yemek ve marjinal örnekler" makalesinin çevirisinin ikinci kısmıdır. Birinci kısım, "Fred'in Bodrumu" için tıklayınız.

Görünürdeki ilk fark, çoğu insan etlerini hayvanlara işkence eden başka kimselerden alırken, Fred'in hayvanlara bizzat kendisinin işkence ediyor olması olabilir. Ancak bu gerçekten fark eder mi? Fred bunu yapamayacak kadar yumuşak kalpli olsa ve yavru köpeklere işkence edip kokamon elde etmek için bir başkasını tutsa ne olurdu? Fred hakkında daha iyi düşüncelere sahip olur muyduk? Tabi ki hayır.

Fred'in davranışı ve fabrika üretimi et müşterileri arasındaki diğer bir, belki de en büyük fark da, bu tüketicilerin, markette güzelce sarılmış et parçaları haline gelmeden önce hayvanların maruz kaldığı işkenceden bihaber olması olabilir. O zaman belki de sorumu biraz daha değiştirerek sormalıyım. Eğer Fred'i sırf damak zevki için hayvanlara işkence ediyor diye ayıplamaya hazırsak, benzer şekilde hayvanların maruz kaldığı işkenceden haberdar olup fabrika tipi üretimle elde edilen etleri satın almaya ve tüketmeye devam eden kişiler için de aynısını yapmamız gerekmez mi? Birçok tüketici hala bu gerçekten bihaber olmanın getirdiği cehaletle mutluyken, hayvan hakları savunucularının bilinçlendirici eylemleri sayesinde bu sayı hızla azalıyor. Kaldı ki, şu anda bu makaleyi okuyan kişiler de artık “bilmiyordum” deme lüksüne sahip değiller.

Belki de fabrika tipi et üretiminin müşterisi bir kişi şöyle bir argüman öne sürebilir: Fred'in davranışının korkunç olduğuna katılıyorum ancak benim davranışımın önemli bir farkı var. Eğer Fred çikolatasını yemekte ısrar etmeseydi, o yavru köpekleri yetiştirmeyecek işkence etmeyecekti (veya başkasına işkence etmesi için para vermeyecekti). Dolayısıyla Fred hayvanların acı çekmesini engelleyebilirdi. Ancak ben fabrika üretimi etleri almasam ve tüketmesem de hiçbir hayvanın acısına son veremeyeceğim. Bu üretim sektörü o kadar büyük ki tek bir tüketicinin davranışı hiçbir şeyi değiştirmez. Dolayısıyla hiçbir hayvan ben almıyorum diye kurtulmaz. İnsanları mutlu etmek için hayvanların acı çekmesini tesvip etmiyor hatta insanın aldığı hazzın bu durumu haklı çıkarmadığına katılıyorum. Ancak ben ne yaparsam yapayım hayvanlar acı çekeceğine göre hiç değilse ben de et yemenin tadını çıkarabilirim.


Bu savunmaya en az iki cevap verilebilir. Öncelikle gelin benzer bir örneği ele alalım. Diyelim egzotik bir yerdeki bir arkadaşınızı ziyarete gittiniz. Arkadaşınız sizi bölgenin en iyi restoranına götürüp restoranın spesiyal tatlısını denemenizi öneriyor. Küçük bir fincan kahveyle servis edilen tatlıyı yemeden önce kahveyi içmeniz öneriliyor. Tatlıyı tattığınızda, onun hayatınızda yediğiniz en lezzetli tatlı olduğunu farkediyorsunuz. Çikolata hiç daha önce bu kadar zengin ve tatmin edici gelmemişti. İkinci bir tane ısmarlamadan önce arkadaşınıza tatlının nasıl bu kadar lezzetli olabildiğini soruyorsunuz. Arkadaşınız tatlının aslında sıradan bir tatlı olduğunu ama öncesinde içtiğiniz kahvede, çikolatadan alınan tadı arttırıcı yeni keşfedilmiş bir hormon olan kokamondan, yoğunlaştırılmış bir doz bulunduğunu anlatıyor. Araştırmacıların, uygulanan uzun süreli işkence ve stres sonrası taze taze kesilmiş köpek yavrularının beyinlerinden bu hormonu elde etmek için mükemmelleştirdiği teknikten bahsediyor. Yaşamları boyunca strese ve işkenceye maruz kalmış bu her bir köpek yavrusunun beyninden dört doz kokamon elde ediliyor. Her bir doz, bir tatlıdan alınan o muhteşem hazzı sağlamak için yeterli olacak şekilde on beş dakika kadar etkili oluyor. Elbette siz dehşete düşüyor ve tiksiniyorsunuz. Arkadaşınıza tabi ki başka bir porsiyon ısmarlamayacağınızı söylüyorsunuz. Hatta her zaman size etik bir insan olarak görünmüş arkadaşınızın, hazzı tecrübe etmek için gereken korkunç sürecin tüm detaylarını bilmesine rağmen size tatlıyı tavsiye etmesine ve bir tane de kendisine ısmarlamasına şok oldunuz. Arkadaşınız köpek yavrularının çektiği acıların çok talihsiz olduğuna ve insanların aldığı hazzın bunu haklı çıkaramayacağına katılıyor. Ancak ne sizin ne de onun, kokamon tüketmemekle hiçbir köpek yavrusunu kurtaramayacağınızı, kokamon endüstrisinin bölgenin en önde gelen sektörü olduğunu ve tek tek tüketicilerin tercihlerine cevap vermeyecek kadar büyük olduğunu anlatıyor. Madem sizin yememeniz hiçbir şeyi değiştirmeyecek, neden tatlıdan zevk almaya bakmayasınız ki?

Eğer kokamon üretiminin detaylarından haberdar etik bir insanın o tatlıyı yememesi gerektiği sizin için aşikarsa, etik bir insanın fabrika üretimi et tüketmemesi gerektiği de o kadar aşikar olmalı. İkincisi için sunacağınız her bahanenin ilki için de geçerli olacağını unutmayın.

Bu savunmaya verilebilecek diğer bir tepki de onun geçersiz olduğunu söylemektir. Hayvan tüketimi için en zalim koşullara maruz bırakılan tavukları ele alalım. ABD'de 1998 yılında neredeyse 8 milyar tavuk yetiştirildi ve neredeyse tamamı fabrika tipi üretilmişti. ABD'de 250 milyon tavuk tüketicisi olduğunu ve her birinin yılda ortalama 25 tavuk yediğini varsayalım (bu rakam insan tüketimi harici tavuk ölümleri ve ithalat için de yeterli bir pay bırakıyor). Tüketicilerden birinin tavuk yemeyi bırakmasıyla sektörün tepki vermeyeceği çok açık. Eğer tamamının tavuk yemeyi bıraktığı düşünülürse, milyarlarca (yılda ortalama 6.25 milyar) tavuğun üretilmeyeceği, işkence görmeyeceği ve katledilmeyeceği de açık. Ancak 250 milyondan çok daha az olmak üzere, tavuk yemekten vazgeçerek sektörün ürettiği tavuk sayısını düşürmesine neden olacak miktarda bir tüketici sayısı da olmalı. Sektör tek tek bireylerin tutumlarına tepki veremeyebilir ancak yeteri kadar büyük sayılara ulaşan hareketlere tepki verecektir. Örneğin sektörün tavuk tüketiminde 10.000 kişinin vejetaryen olmasına denk gelecek miktarda azalmaya hassas olacağını varsayalım. (Bu rakam her ne kadar makul gözükse de gerçek rakamlar hakkında bir fikrim yok, zaten önemli de değil.) Tavuk yemeyi bırakan her 10.000 kişilik grup için, her yıl çeyrek milyon daha az tavuk üretilecek olsun. Görünen o ki, eğer tavuk yemeyi bırakacak olursanız, 10.000'inci kişi olarak tavukların yaşamına etki etme şansınız 10.000'de 1 olacaktır. Tabi tavuk yemeyi bırakan kişi sayısı 10.000'den daha az olursa böyle bir şanstan bahsedemeyiz. Bu on binde bir şans, tavuk tüketmeye devam etseniz de tavukların çektiklerinde suçunuz olmayacağı algınızı gözden geçirmeye yetmeyecek kadar ufak mı? Hiç de değil. Tavuk yiyerek büyük resimde verdiğiniz bireysel zarar küçük gibi görünse de, risk edilen zarar devasa boyutlarda. Tavuk üretiminde fark yaratmak için gereken rakam büyüdükçe, bu rakamların yaratacağı fark da büyüyecektir. Bir yılda 250.000 tavuğun hayatını kurtarma şansı, matematiksel ve etik olarak yılda 25 tavuğu kesinkes olarak kurtarmaya denktir. Genel olarak büyük zararlara yol açacak küçük risklerin kabul edilemez olduğunu düşünürüz. Bu nedenle çocuklarına emniyet kemeri takmayan, çocuklarını evde tek başına bırakan, hamilelik boyunca içki ve sigara içen ebeveynleri tasvip etmeyiz. Ya da bir uçaktaki güvenlik önlemlerini düşünün. Bir uçaktaki oksijen maskesi, can yeleği, acil çıkış vb. güvenlik önlemlerinin bir hafta içinde hayat kurtarma şansı on binde birden çok daha azdır. Yine de bir uçağın, bir hafta boyunca bu önlemler olmaksızın uçtuğunu öğrensek küplere bineriz. Yani, fabrika üretimi tavukları yemeyi bırakarak tavukların çektiği acılara son verme şansınız çok çok küçük olsa da, tavukların çektiği acıya son verme şansınızla ters orantılı olarak son verebileceğiniz acıları düşünürseniz, tavuk tüketmeye devam etmenizin hiçbir bahanesi kalmaz.

Ama belki de, tavuk yemeyi bırakmanızın yaratacağı farkın küçücük bir şansı olduğu doğru değildir. Yine tavukçuluk endüstrisinin 10.000 yeni vejetaryen eşiğine ulaşıldığında üretimde daralmaya gideceğini düşünelim. Ayrıca, vejetaryen sayısının da ABD'de (ve diğer her yerde) artmakta olduğunu varsayalım ki bu zaten doğru diyebiliriz. Öyleyse, eğer siz 10.000'inci yeni vejetaryen olmasanız bile, sizin vejetaryen olmanız 10.000 eşiğine erişmek için gereken zamanı azaltacaktır. Bu eşiğe ne kadar çabuk erişilirse, üretim ve hayvanların çektiği acı da o kadar çabuk azalacaktır. Dolayısıyla sizin davranışınız gayet de bir fark yaratmaktadır. Dahası vejetaryen olan çoğu kimsenin başkalarını da vejetaryen olmak üzere etkilediği düşünülürse, “benim yememem neyi değiştirir ki” mantığının, etik açıdan hayvanların sadece damak zevki için katledilmesinin haklı bir gerekçesi olamayacağını düşünen et-severlerin kötü bir bahanesi olduğunu söyleyebiliriz.



Belki Fred'in köpek yavrularına ettiği muamele ile fabrika tipi hayvancılıkta hayvanlara edilen muamele arasında bir fark daha vardır. Fred'in durumunda, köpek yavrularının gördüğü eziyet, Fred'in damak zevki için olmazsa olmaz bir süreçtir. Fabrika tipi hayvancılıkta hayvanların gördüğü eziyet ise basitçe, ekonomik kaygılar tarafından şekillenen şartların getirdiği bir yan süreçtir. Dolayısıyla, yavru köpeklerin çektiği acı Fred'in hazzı için kasıtlı ve planlı olarak kullanılan bir yöntemin sonucuyken, fabrika tipi hayvancılıkta hayvanların çektiği acının, yalnızca, milyonların damak zevki için kullanılan sistemin öngörülebilir bir yan etkisi olduğu ileri sürülebilir. İster bir araç isterse bir amaç olarak kullanılıyor olsun, kasıtlı yapılanla, “yalnızca” öngörülebilir olan arasındaki ayrım, Çifte Etki prensibinin merkezinde yer alır. Bu prensibin destekçileri, yalnızca öngörülebilir olan bir sonuç, kasten yapılması durumunda kesinlikle hoş görülemeyecek bir sonuçla birebir aynı olsa bile, buna müsaade edilebileceğini iddia ederler. (Bir eylemin Çifte Etki prensibine göre hoş görülebilir olup olmadığına karar vermek için daha başka koşulların da sağlanması gerekir, örneğin bu eylemin ağır basan iyi bir etkisinin olması gibi.) Bu argümanlar açısından bakıldığında Fred'in davranışı hoşgörülemez çünkü kendi hazzı için kasıtlı olarak hayvanlara acı çektirmektedir. Diğer yandan, çoğu et-sever, hayvanların çektiği acılardan haberdar olsalar bile, bunu isteyerek planlamamaktadırlar.

Bu argüman dizisine cevaben, okurlara Samuel Johnson'ın bir deyişini hatırlatabilirdim (“Çifte Etki prensibi, bir alçağın son sığınağıdır.”) Ancak bunu yapmayacağım, çünkü ne bu prensip ne de kasıtlı ve öngörülebilir olan arasındaki sözde ayrım, fabrika üretimi et tüketimini haklı çıkaramaz. Çifte Etki prensibi, ortada kasıtlı olmayan yalnızca öngörülebilir bir kötü etkinin olmasının yanı sıra, bu kötü etkiye ağır basan iyi bir etkinin de olması gerektiğini söyler. Fabrika tipi hayvancılıktaki eziyet söz konusu olduğunda, sistemin sağladığı iddia edilen herhangi bir iyi etki, açıkça, kötü olana (hayvanların çektiği acılara) ağır basmamaktadır. Dahası, Fred'in hikayesi kolayca köpek yavrularının çektiği eziyetin de “yalnızca” öngörülebilir olduğu bir versiyona dönüştürülebilir. Örneğin, kokamonun, sadece bilinci açık uyuşturulmamış bir köpek yavrusunun boğazından büyük miktarda lavabo açıcı dökülmesi suretiyle oluşabilecek bir kimyasal reaksiyon sonucu elde edilebildiğini düşünün. Bu esnada köpeğin çekeceği korkunç acı, kokamon üretimini sağlayan reaksiyonun kendisinden kaynaklanmasa da, yöntemin kaçınılmaz bir yan etkisidir. Hikayenin bu versiyonunda, Fred'in davranışı, orjinal hikayedekinden daha az korkunç değildir.

Fred'in davranışıyla, fabrika üretimi et tüketicilerininki arasındaki son bir farklılık da tartışmaya değer. Bu argümana göre; Fred'in davranışı affedilemez çünkü Fred köpek yavrularına acı çektirmektedir. Et yiyenlerin davranışı ise, tavuklara, domuzlara, ineklere, danalara, koyunlara ve benzeri hayvanlara acı çektirir. Köpek yavruları (ve muhtemelen daha genel olarak köpekler ve kediler) diğer hayvanlardan etik açıdan farklıdır. Yavru köpekler (etik açıdan) daha değerliyken, diğer hayvanlar değildir, ya da en azından yavru köpekler kadar değillerdir.
Peki, yavru köpeklere, yediğimiz hayvanlardan daha üstün bir etik değer veren şey nedir? Bunun için muhtemelen bir yavru köpeğin sahip olduğu ama çiftlik hayvanlarının sahip olmadığı etikle alakalı bir veya birkaç özellik olması gerekir. Belki de köpek yavruları çiftlik hayvanlarından daha fazla mantığa sahiptir ya da daha iyi gelişmiş bir etik algıya veya en azından bir çeşit sadakat ve bağlılık hissine sahiptirler. Bu tip yaklaşımlarla ilgili sorun açıktır. Etik açıdan alakalı olabilecek herhangi bir özelliğe, yavru köpeklerin sahip olup, hiçbir çiftlik hayvanının sahip olmaması çok düşük bir olasılık. Örneğin, muhtemelen çoğu yavru köpeğin, çoğu tavuktan daha zeki (o her ne demekse) olduğu doğru olabilir ama domuzlarla yapılacak bir karşılaştırma çok daha şaibeli olacaktır. Ayrıca Fred juriye, köpekleri özellikle aptal, duygusuz, sadık ve bağlı olmayanlar marjinal köpeklerden seçmek için çaba gösterdiğini söylese, juri (veya biz) davranışını etik olarak kabul edilebilir bulacak mıydık? Tabi ki hayır. Elbette bu, (daha sonra tartışacağım) marjinal örnekler probleminin köpek yavrusu versiyonu. İnsan versiyonu da bununla ilişkili. Eğer zekaları, etik algıları, sadakatleri ve bağlılıkları vb. köpeklerden belli bir miktar daha eksik olduğundan dolayı çiftlik hayvanlarını damak zevkimiz için öldürmek hoş görülebilir bir şeyse, bu özelliklerin eksik olduğu talihsiz insanlara aynısını yapmak da hoş görülebilir olmalıdır. Eğer bu ikincisinin müsaade edilebilir olmadığını düşünüyorsanız, bu özelliklerin eksik olmasının diğerini haklı çıkarmayacağını da kabul etmeniz gerekir.



Belki de yavru köpekleri, hatta marjinal köpekleri (ve marjinal insanları) çiftlik hayvanlarından ayıran bir şey gerçekten de vardır: bizim duyduğumuz sempati. Yavru köpekler yediğimiz hayvanlardan daha değerlidir çünkü onları daha çok önemseriz, bu değeri biz atfederiz. Yavru köpekler, bilimsel araştırmalarda kötü muamele görseler sinirden köpürürüz ama aynı muameleye maruz kalan kobaylara veya fabrikalardaki hayvanlara aldırış etmeyiz. 2002 Dünya Kupası öncesinde, İngiltere takımının oyuncuları, Güney Kore hükümetine, o ülkede kedi ve köpeklere yiyecek olarak yetiştirilirlerken edilen muameleyi kınayan bir mektup yollamışlardı. Oysa ki, aynı oyuncular, İngiltere'deki fabrika hayvanlarına edilen muameleyi protesto etmemişlerdi. Bu örnek, bir yanda kedi ve köpeklere karşı, diğer yanda çiftlik hayvanlarına karşı takınılan tavrı net bir şekilde ortaya koyarken, ele aldığımız bakış açısının da problemli olduğunu gösteriyor. İngiltere'nin oyuncuları ve genel olarak İngiltere (ve ABD) halkı, açıkça, kedi ve köpeklere gösterilen muameleyi çiftlik hayvanlarından daha çok önemserken, bu Güney Koreliler için geçerli değildir. Fred, kedi ve köpeklere damak zevki için acı çektirilen Güney Kore'de yaşıyor olsaydı, davranışının hoş görülebilir olduğunda mı karar kılacaktık? Böylesi bir görelilik, en hafif ifadeyle, yenilir yutulur gibi değil. Ya da belki de Güney Kore'de kedi ve köpeklere edilen muameleyi olumlamadan, insan hislerinin hayvanlara dair bu etik ayrımı belirlemede etkili olması gerektiği görüşünü sürdürmenin şöyle bir yolu vardır: Her insanın duyarlılığı aynı sayılmaz. Sadece doğru etik duyarlılık seviyesine tam olarak ulaşabilmiş olanların hislerine göre neyin etik neyin etik dışı olduğunu belirlemeliyiz. Öyle ki, inek, tavuk, domuz ve diğer çiftlik hayvanlarının değil, köpek ve kedilerin refahını son derece önemseyen ABD ve İngiltere gibi ülkeler bu seviyeye ulaşmış olsun. Güney Kore'deki kedi-köpek yiyenler yeteri kadar duyarlıklı olmasın. Ancak elbette, sadece bunun böyle olduğunu iddia etmek yeterli olmayacaktır. Neden bunun doğru etik duyarlılık seviyesi olduğunu açıklayabilmemiz gerekir. Eğer doğru etik duyarlılık seviyesi, köpek yavrularına gösterilen muameleye çiftlik hayvanlarına gösterilenden farklı tepki vermeyi gerektiriyorsa, köpek yavruları ve çiftlik hayvanları arasında etik açıdan belirgin bir fark bulunmalıdır. Böylesi bir farklılık basitçe (bazı) insanların birine farklı öbürüne farklı tepki veriyor olması gerçeğine dayandırılamaz. İnsanların farklı derecede sempati göstermesi argümanına başvurmak, Fred'in davranışı ve bilinçli olarak fabrika üretimi et tüketmek arasındaki psikolojik bir farklılığı ortaya koymaktan fazlasını yapmaz. Etik açıdan ciddi bir anlam ifade etmez.

Köpek yavrusu işkencecisi Fred'in davranışı ile fabrika üretimi et tüketen, en azından bu hayvanların çektiği acıların ve yoksunlukların farkında olarak bunu yapan milyonlarınki arasında benim bulabildiğim farklılıklar bunlar. Eğer etik, sırf damak zevkimizi arttırmak için yavru köpeklere işkence etmememizi gerektiriyorsa, ürünlerini alarak fabrika tipi hayvancılığı desteklemememizi de gerektirir.

Gelecek yazı: İnsanların ve hayvanların etik statüleri 

Wednesday, January 1, 2014

Fred'in bodrumu

Bu yazı, Rice Üniversitesi'nden Alastair Norcross'un, "Köpek yavruları, domuzlar ve insanlar: et yemek ve marjinal örnekler" makalesinin çevirisinin ilk kısmıdır.



Fred'in kapısı, günün birinde polisler tarafından çalınır. Polisi, Fred'in bodrumundan gelen garip seslerden rahatsız olan komşular çağırmıştır. Polis, Fred'in bodrumuna girince şu görüntüyle karşılaşır: Yirmi altı küçük tel kafesin her birinde, kimi sızlayan, kimi hırlayan, kimi havlayan bir köpek yavrusu bulunmaktadır. Köpeklerin yaşı, birkaç günlükten birkaç haftalığa kadar değişmektedir. Birçoğunun kimi uzuvları kesilmiştir. Tüm kafesin ve bodrumun tabanı idrar ve dışkıyla kaplıdır. Fred polislere, köpek yavrularını yirmi altı haftalık olana kadar kafeslerde tuttuğunu, daha sonra baş aşağı asarak onları kestiğini anlatır. Bu süreç içerisinde köpeklere hiçbir anestezi uygulamadan, köpeklerin burun, pati gibi kimi uzuvlarını sıcak bıçakla kesmektedir. Bu işlem haricinde köpekleri çıkmalarına izin vermeden daima, yirmi altı haftalık olduklarında zar zor sığabildikleri kafeslerde tutmaktadır. Polis duydukları karşısında dehşete düşer ve Fred'i derhal hayvan istismarı ile tutuklarlar. Davanın detayları kamuoyuna açıklanınca, herkes Fred'e son derece sinirlenir. Gazeteler Fred'in en ağır cezalara çarptırılmasını talep eden mektuplarla dolup taşar. Hayvan istismarına daha ağır cezalar getirilmesi için isteklerde bulunulur. Fred adi bir sadist ilan edilir.

Sonunda duruşma günü gelir çatar ve Fred davranışını açıklar, suçsuz olduğunu iddia eder ve kendisine ceza verilmemesini talep eder. Fred, tam bir çikolata aşığıdır. Birkaç yıl önce, kafa travmasına neden olan bir araba kazası geçirmiştir. Hastaneden çıkışta, görünüşte kalıcı hiçbir hasardan muzdarip olmayan Fred, favori restoranına giderek, restoranın ünlü siyah çikolatalı tatlısından ısmarlar. Ancak tatlıyı tattığında, tatlının önceden bildiği o muhteşem tadından eser yoktur. O çok iyi hatırladığı yoğun çikolatalı aromadan yoksun tatlıdan hiçbir haz alamayan Fred garsonu çağırır. Garson Fred'e, tatlıyı son tattığı zamandan yani kazadan hemen bir gün öncesinden beri, tatlının tarifinde ve malzemelerinde hiçbir değişiklik olmadığına dair yemin eder. Kaygıyla restorandan çıkıp, favori Belkçika çikolatasını satın alan Fred, yine çikolatadan neredeyse hiçbir haz alamaz. Uzun araştırmalar sonucu, diğer yiyeceklerden aldığı lezzetin hiç değişmediğini ancak çikolatanın hemen hemen tüm formlarının artık yavan geldiğini keşfeder. Sorununa umutsuzca çare arayan Fred, damak zevki konusunda uzman nörolog Dr. D. Papilla'ya gider. Kapsamlı tetkikler sonucu Fred'in godiva bezlerinin, kazadan tamir edilemez şekilde zarar gördüğü ortaya çıkar. Godiva bezi çikolatadan tat almayı sağlayan kokamon hormonunun salgılanmasından sorumludur. Dr. Papilla Fred'e, kokamonun bilinen tek kaynağının insan godiva bezi olduğunu ve başka bir insanın bezlerinden kokamon elde edip kullanmanın imkansız olduğunu anlatır. Ancak yeni bir keşif bu durumu değiştirmiştir. Bir adli veteriner cerrah, ciddi şekilde işkence görmüş bir köpek yavrusu üzerinde otopsi yaparken, köpeğin beyninde yüksek miktarda kokamon salgılanmış olduğunu keşfeder. Görünüşe göre, normalde kokamon salgılamayan köpek yavrularının beyni, haftalarca süren işkence ve şiddet sonrası kokamon üretebilmektedir. Ancak keşif hayvan hakları savunucularını kızdırmamak için gizli tutulmuş, bilgiler kamuoyuyla paylaşılmamıştır. Dolayısıyla bu araştırma Fred'in yeniden çikolata tadabileceği anlamına gelmesine rağmen, köpek yavrusundan elde edilmiş kokamonu ticari olarak üreten kimse bulunmamaktadır. Talep eksikliği ve kötü ün korkusuyla hiçbir firma köpek yavrusuna işkence etme işine girmeyi istememektedir. Fred mahkemeye, sorununa çözüm bulup da ona ulaşamamanın ne kadar üzücü olduğunu anlatır. Ancak Fred'in oturup makus talihine yenilmeye niyeti yoktur. Herhangi bir çikolata sever böyle bir durumda ne yaparsa Fred de onu yapmıştır. Araştırmayı okuyup, bodrumunda kendi yavru köpek işkencehanesini kurmuştur. Köpek yavrularından, altı ay süren yoğun bir işkence sonrası kendisine bir hafta yetecek kadar kokamon üretmeyi başaran Fred, bir sadist ya da hayvan istismarcısı değildir. Eğer yavru köpeklere işkence etmeden kokamon elde edebilmenin bir yolu olsa Fred de memnuniyetle o yolu seçecektir. Yavru köpeklere işkence etmekten hiçbir zevk almamaktadır ve hayvanların çektiği acıdan dehşete düşen herkese de hak vermektedir. Ama burada söz konusu olan insan hazzıdır ve mahkeme bunu görmelidir. Tamam, yavru köpekler inkar edilemez derecede şirin olsalar da, ne de olsa hayvandırlar. Fred, çikolata yemezse daha sağlıksız olmayacağını kabul etmektedir ve bu bir ölüm-kalım meselesi değildir. Ancak çikolata yemekten duyduğu haz olmaksızın yaşamı kabul edilemez derecede çekilmez olacaktır.

Hikayenin sonu. Hepimizin Fred'in tavrı karşısında dehşete kapıldığı ve hiçbirimizin Fred'in kendini aklama çabasına ikna olmadığı su götürmez. Elbette Fred'in hayatını çikolatadan aldığı hazdan mahrum geçirmek zorunda olması üzücüdür ancak bu asla köpek yavrularına işkence etmek için yeterli bir özür olamaz. Bu hususta neredeyse evrensel olarak mutabık kalabileceğimizi düşünüyorum (insan olmayan canavarlar ve bu konuda mutabık kalmanın varacağı noktayı görüp bundan kaçınmayı isteyenler hariç). Etik bir insan sırf damak zevkini tatmin etmek için köpek yavrularına işkence etmeyi tasavvur bile edemez. Ancak her yıl milyarlarca hayvana tam da bunun için inanılmaz çile çektirilir. [Amerika Birleşik Devletleri'nde] Tüketilen çoğu tavuk, dana ve domuz eti, hayvanların dar alanlarda, stres dolu yaşamlar sürdürdüğü ve anestezi olmaksızın uzuvlarının kesildiği hapishane gibi fabrikalarda üretilmektedir. İnsanların çoğu, diyetlerinden eti çıkarsa da ciddi sağlık sorunlarıyla karşılaşmayacaktır. Hatta tam tersi. Fabrika tipi üretimin, sahiplerine sağladığı kârdan gayrı tek getirisi, etsiz bir diyetten şu anda sürdürmekte oldukları etli diyet kadar haz alamayacaklarını iddia eden et-severlerin damak zevkidir. Eğer Fred'i yaptıklarından dolayı ayıplamaya hazırsak, aynı şekilde fabrika üretimi etleri satın alan ve tüketen kimseleri de ayıplamalı mıyız? Etik açıdan Fred'in davranışıyla onların davranışı arasında belirgin bir fark var mı?


Saturday, October 5, 2013

Yeni rakamlar hayvancılık sektörü hakkında ne söylüyor?




IPCC (Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli) son değerlendirme raporunda iklim değişikliğiyle ilgili son derece çarpıcı rakam ve grafiklere yer veriyor. İnsan kaynaklı tüm sera gazı salımları içerisinde bir sektör öne çıkıyor: hayvancılık.

2006 yılındaki rakamlara göre insan kaynaklı sera gazı salımlarının %18'inden hayvancılık sektörü sorumlu görülüyordu. Yeni raporda bu oran %14.5 olarak değişse de, hayvancılık hala sera gazı salımlarında büyük bir pay sahibi olmayı sürdürüyor (örneğin ulaşım sektörünün payı %13). Hayvancılık sektörünün bu katkısının %45'i yem üretimi ve işlenmesinde, %39'u hayvanların sindirimi sırasında, %10'u ise gübrelerin ayrışması sırasında, kalan kısmı ise hayvanlardan üretilen besinlerin taşınmasında ve işlenmesinde ortaya çıkıyor. 

Dahası rapora göre, hayvancılık sektörünün tüm bu salımları, hayvanların beslenmesi, bakımı ve üremesinde gerekli düzenlemeleri yaparak 3'te 1 oranında azaltması mümkün. Ancak devlet teşviki olmaksızın, bu insiyatifin salt üreticilerin tercihine bırakılması durumunda bu senaryo pek de gerçekleşecek gibi görünmüyor.

Dolayısıyla sadece sera gazı salımlarından değil, Doğal Hayatı Koruma Vakfı verilerine göre biyoçeşitliliğin küresel boyutta %30 kaybından da sorumlu olan hayvancılık sektörü karşısında tüketim alışkanlıklarının da değiştirilmesi gerekli. Özellikle FAO (Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü) 2050 yılı itibarıyla et ve süt tüketiminde %70 gibi bir artış öngörürken, bu konuda harekete geçilmesi büyük önem kazanıyor.


*Bu haber ilk olarak 5 Ekim 2013 tarihli soL gazetesinde yayınlanmıştır.

Friday, September 20, 2013

Size bir iyi, bir de iyi bir haberimiz var!

Önce iyi haberle başlayalım. Meatless Monday, yani Etsiz Pazartesi hareketinin küresel ağına dahil olduk! Artık dünya çapında Etsiz Pazartesi'cilerle daha yakından iletişim halinde olacağız. 25'ten fazla ülkenin kampanyalarının bulunduğu listeye bir göz atın! Üstelik Meatless Monday bizi bağrına basmak için bakın nasıl bir "karşılama" videosu hazırlamış :)


Gelelim iyi habere. TripAdvisor'dan Mükemmeliyet Sertifikası bulunan, dünyanın ve Türkiye'nin en iyi vegan/vejetaryen restaurantlarından Parsifal'de, Etsiz Pazartesiler artık %20 indirimli! Yaşasın!


Saturday, August 10, 2013

Yalancı güveç

İşte size fırını olan herkesin yapabileceği, hiçbir maharet gerektirmeyen, çok basit ve çok lezzetli bir yemek: yalancı güveç! 

Malzemeler:

Mutfağınızda olan, özellikle de tek tük kalmış sebzelerinizden kolayca yapabilirsiniz. 

Bu tarifte kullanılanlar: 1/2 kabak, 1/2 patlıcan, 1 küçük soğan, 1 büyük diş sarımsak, 2 ortaboy domates, 1/2 dolmalık biber, 3 dilim beyaz peynir, tuz, karabiber, biberiye, zeytinyağı, yağlı fırın kağıdı

*Ben bulamadığım için mantar koymadım ama sizde varsa mutlaka ekleyin. Beyaz peyniri çıkararak vegan hale de getirebilirsiniz.

Yapılışı:

Fırın kağıtlarını geniş (1 karıştan biraz büyük) dikdörtgenler şeklinde ayırın, tüm malzemeleri dilediğinizce doğrayın, baharatları ve zeytinyağını üzerinde gezdirip kağıtları fotoğraftaki gibi bağlayarak 180 dereceye ısıttığınız fırında 2 saat pişirin. Afiyetle yiyin! Tek eksisi biraz zaman alması :)

Birkaç not: domatesi daha bol koyabilirsiniz, bir de biberiye (rosmarin) sevmiyorsanız kekik de ekleyebilirsiniz ama açıkçası biberiye olmadan lezzeti nasıl olur çok emin değilim, biberiyeyle harika olduğu kesin! Bir de bu güveç torbalarını mangala da koyabilirsiniz, tabi o zaman mangalın ısısına göre 1-1,5 saat yeterli olacaktır pişmesi için.





Saturday, July 6, 2013

Köpekler bizim için artık sadece biraz daha tüylü çocuklar


Köpekler için üretilen mama, dondurma vb. gibi ürünlerdeki çeşitlilik ve bolluk artışı, bilim insanlarını da meraklandırdı. Özellikle genç kuşaktaki köpek sahipleriyle, köpekleri arasındaki bağı inceleyen araştırmacılar ilginç bulgulara ulaştı.

Örneğin Viyana Veterinerlik Okulu’nda yapılan bir çalışma, köpeklerin, sahiplerini bir “güvenlik kaidesi” olarak gördüklerini, sahipleri etraftayken yemek için oyun oynamaya daha eğilimli olduklarını gösteriyor. Bu eğilim, ortamda bir yabancı varken gözlemlenmiyor. Araştırmacılar, köpeklerin bu davranışının, çocukların ebeveynlerine karşı sergilediği davranışlara benzediğini belirtiyor.

Bunun yanında, karanlık ve aydınlık odalarda deneyler gerçekleştiren araştırmacılar, köpeklerin, karanlık odalarda, yani sahiplerinin etrafta olmadığını düşündükleri zamanlarda yiyecek çalmaya dört kat daha eğilimli olduğunu ifade ediyor. Bu ise köpeklerin insanların bakış açısından bakabiliyor olduğu anlamına gelebilir.

Bilim insanları ayrıca; sol patilerini kullanan köpeklerin daha saldırgan olduğunu; köpeklerde gözlemlenen kanin kompülsif bozukluğun, insanlardaki obsesif kompülsif bozukluğun tedavisinde yardımcı olabileceğini; köpeklerin eve getirdiği bakterilerin, insanların mikroplara karşı savaşında faydalı olduğunu; köpek sahipleri hem daha hareketli olduğundan hem de hayvanlarının varlığı dolayısıyla daha düşük kalp atış hızına ve strese sahip olduklarından, kalp hastalıkları riskinin azaldığını; ve köpek sahiplerinin Facebook ve Twitter dışında da daha iyi sosyal yaşamlara sahip olduğunu söylüyor.


Kaynak:

Are dogs now just furry kids? makalesinden kısaltılarak çevrilmiş, ilk olarak 4 Temmuz 2013, Perşembe günü BilimsoL ekinde yayınlanmıştır.

Monday, July 1, 2013

#etyemiyorsunama

Sevgili Etsiz Pazartesiciler! Haftada en az bir gün eti hayatımızdan çıkarmakla kalmıyor, et yemezlere sıkça sorulan sorulara da cevap veriyoruz!

Bu hafta et yemezlikle ilgili en sık sorulan soruları Twitter'da #etyemiyorsunama etiketini kullanarak yahut blog'a yorum olarak yazın, Etsiz Pazartesi ekibi olarak yolladığınız sorulardan bir anket oluşturalım, ankette en çok oyu alan ilk üç soruya Etsiz Pazartesi ekibi olarak cevap verelim!


Monday, June 24, 2013

Vegi'lerin ve Ortadoğu mutfağının baş tacı: Falafel


Gecikmeli de olsa güzel bir Falafel tarifi ile karşınızdayız. Bir çok kez yapılıp beğenilen bu tarife arada bir göz atmanızı öneririz. Farklı baharatlar ile güncelleyerek mükemmel Falafel'i bulacağız umarım. (Kendisi İsrail, Lübnan, Hindistan gibi Orta doğu ülkelerinde farklı baharatlarla yapıldığı için tarifler farklılık gösterebiliyor, siz de yorumlarınızla güncellemeye destek olabilirsiniz.)




Malzemeler:
-1 Su bardağı Nohut
-1 Küçük boy Soğan
-1 Avuç ince kıyılmış Maydonoz
-1 Tatlı kaşığı Kişniş (Bulabilirseniz taze Kişniş kullanın fakat kuru kullanacaksanız havanda dövün)
-1 Tatlı kaşığı Kabartma Tozu
-5/6 yemek kaşığı Un (Nohut unu da kullanılabilir)
-1 Tatlı kaşığı Tuz
-1-2 diş Sarımsak
-İstenilen oranlarda; Karabiber, Pul biber, Kimyon.


Yapılışı:
   Nohut'u haşlayıp rondodan geçiriyoruz, Soğan'ı rendeliyoruz, istenilen oranda rendelenmiş Sarımsak ile birlikte bir kaba alıp iyice yoğurarak Maydonoz'u, Kişniş'i, Tuz ve Baharatları ekliyoruz. Yavaş yavaş kıvamına bakarak Un'u ve Kabartma Tozunu da karışımla buluşturuyoruz. Kıvamını aldıktan sonra (El'e çok fazla yapışmayan yumuşak bir harç olmalı) şekil verip 2 - 3 saat buzdolabına kaldırıyoruz. (Hem Kabartma Tozunu aktif edebilmek hem de kızarırken dağılmalarını önlemek için) Kızgın Yağda güzelce kızartıp (Çok fazla esmerleşmemelerine dikkat edin) Humus, lavaş ve taze kıvırcık ile servis edebilirsiniz. Afiyet olsun. =))

Monday, May 20, 2013

Avokado kremalı makarna

İşte çabucak hazır olan lezzetli bir makarna tarifi. Avokado seviyorsanız tabi. Ben salataya koyuyorum, ekmeğe sürüyorum, kaşıklayıp yiyorum, kısacası seviyorum avokadoyu, umarım siz de seversiniz bu tarifle daha önce tatmadıysanız.


Malzemeler: (1-2 kişilik)

1 adet olgunlaşmış avokado
10-15 adet taze fesleğen yaprağı
2 kaşık zeytinyağı
3 kaşık limon suyu
1 diş sarımsak (dişler çok küçükse veya sarımsak seviyorsanız 2 diş de olur)
1 avuç çam fıstığı (istenirse)
tuz-karabiber



Yapılışı:

Çok basit. Mutfak robotunuz varsa çam fıstığı hariç bu malzemelerin hepsini atın ve çalıştırın, avokado kremanız hazır. Ama mutfak robotunuz yoksa da sarımsağı ezip fesleğenleri de ince ince doğrarsanız, avokado zaten yumuşacıktır bir çatal yardımıyla bir kapta ezip diğer malzemelerle karıştırarak kolayca hazırlayabilirsiniz. Makarnanız hazır olunca, makarna sıcakken hemen üzerine karışımı ekleyin ve servis edin. İsterseniz çam fıstıklarını teflon tavada 5 dakika orta ateşte döndürerek makarnanızın üzerine serpiştirebilir, karabiberlerinizi taze taze öğütebilirsiniz. Afiyet olsun!


Makarnanın yanındaki güzeller ne mi? Efendim onlar domates köftesi. Tarifi şuradan, ben taze nane bulamadığım için maydanoz koydum ve toz nane ekledim. Gayet lezzetli.

Hep böyle çatala makarna dolayıp fotoğrafını çekmek istemişimdir.

Monday, May 6, 2013

Kuşkonmaz Çorbası

Kuşkonmaz mevsimi geçmeden bir tarif koymamak olmazdı. İyisi mi bir kuşkonmaz çorbası yapayım dedim. Bu çorbayı ilk kez yapmama ve tatmama rağmen ben çok beğendim.

Malzemeler:

500 g. kuşkonmaz
1 ortaboy soğan
1 diş sarımsak
1 fincan (kavrulmamış) kaju fıstığı
1 ortaboy patates
üzeri için dereotu/taze soğan
zeytinyağı, sıcak su
tuz, karabiber

Yapılışı:

Bu çorba normalde kremayla yapılıyor ama ben artık çorbalarda krema yerine kaju fıstığı kullanıyorum. Daha önceki kaju kremalı mantar çorbası tarifinden hatırlayacağınız gibi, fıstıkları bir kaseye koyup üzerine su ekleyip bir gece buzdolabında bekletiyoruz. İlla geceden ıslatmaya gerek yok ama ne kadar suyun içinde kalırsa o kadar iyi (en az 2 saat). Yemeğe başlamadan dolaptan ve sudan çıkarabilirsiniz.


Kuşkonmazlar bu mevsimde zaten tazedir. Çok fazla ayıklamanıza gerek olmayacaktır muhtemelen. Sadece alt kısımlarından 2-3 parmak kalınlığındaki bir kısmı kesip atın. Üstten kuşkonmazı kırmaya veya doğramaya başladığınızda zaten farkedeceksiniz neresi körpe neresi kılçıklı. O kılçıklı kısımları da yüzeyden bıçak yardımıyla güzelce temizleyin (patates soyar gibi).

Malzemeleri sonra blendırdan geçireceğimiz için soğanları iri iri doğrayıp 2-3 dakika zeytinyağıyla beraber kavuruyoruz. Ardından ince ince doğradığımız sarımsağı da atıp biraz daha kavuruyoruz. Doğradığımız patatesleri de tencereye alıp, birkaç dakika orta ateşte çeviriyoruz. Ardından doğradığımız kuşkonmazları da tencereye ilave edip, yine 2-3 dakika çevirip üzerine kajuları ve sıcak suyu ekliyoruz. 

İçindekiler yumuşayana kadar (yaklaşık 20-30 dakika) kaynamaya bırakıyoruz. Daha sonra iyice blendırdan geçirip, tuzunu karabiberini ekleyerek 10 dakika daha kısık ateşte pişiriyoruz. Üzerine genelde dereotu konuyormuş ama ben dereotum olmadığı için taze soğan doğradım, o da gayet güzel oldu. Afiyet olsun!




Sunday, April 28, 2013

Vegan pancake

Süt yok, yumurta yok, pancake var :)

Basit bir pancake tarifiyle karşınızdayız.

Malzemeler: (1-2 kişilik)

1 fincan un
1 yemek kaşığı şeker
1 yemek kaşığı kabartma tozu
1/2 kaşık zeytin yağı
1/2 çay kaşığı tuz
1 fincan su
İsteğe göre 1 çimdik tarçın veya vanilya

Yapılışı:

Malzemeleri bir kapta karıştırın. Malzemeler homojen hale geldiğinde karıştırmayı bırakın (fazladan karıştırmak pancakelerinizin sert olmasına neden olabilir). Karışımı 5 dakika dinlenmeye bırakın. Yapışmaz bir tavada varsa vegan margarin kullanarak (vejetaryenler herhangi bir margarini veya tereyağı da kullanabilir tabi), bir kaşık yardımıyla pancakelerinizi orta ateşte pişirin. Pancakelerinizin büyüklüğüne ve kalınlığına göre bu malzemelerle 4-5 tane pancake elde edebilirsiniz. Pancakelerinizi çeşitli reçeller, şuruplar veya nutellayla tüketebilirsiniz, afiyet olsun!


Saturday, April 27, 2013

Siyah Pizza (Vegan Pizza)

Pizza etsiz hatta peynirsiz olmaz diyenler çok yanılıyor :) Tarifteki hamur üzerine harika etsiz pizzalar yapabilirsiniz. Örneğin domates soslu, soğanlı, mantarlı bir pizzanın üzerine taze bebek rokayla bir pizza çok lezzetli oluyor. Ya da domates sos yerine pesto sos (fesleğen+çam fıstığı+sarımsak), soğan, zeytin ve çeri domates de lezzetli bir vegan kombinasyon olabilir. Ama ben bugün biraz daha farklı, benim tadını çok sevdiğim bir pizzanın tarifini vereceğim: reçelli, karamelize soğanlı; nam-ı diğer Siyah Pizza!

Malzemeler:

Hamur için (fincanınız küçükse 1, büyükçeyse 2 pizza hamuru çıkarır):
2,5 fincan un
2,5 yemek kaşığı kabartma tozu
1 çay kaşığı tuz
1 yemek kaşığı zeytinyağı
1/2 ila 1 fincan arası su

Üzeri için (1 pizza üzeri için):
2 kırmızı soğan
10 adet kalamaki zeytin
Reçel

Yapılışı:

Hamur mayalı olmadığı, yapar yapmaz hazır olacağı için önce soğanları karamelize etmekle işe başlayın (çünkü bu işlem uzun sürecek). İnce uzun şekilde doğradığınız soğanları, zeytinyağını gezdirdiğiniz genişçe bir tavada 5 dakika yüksek ateşte öldürün. Ardıdan ateşin altını kısın ve hamuru hazırlarken soğanları ara ara karıştırarak yanmamasını sağlayın. (Not: Soğanları karamelize etme işlemi yaklaşık 30-40 dakika sürecek. Bu süre içerisinde soğanların karamelize olacak kadar piştiğinden emin olacak ancak yakmayacak kadar sıklıkla karıştırmanız gerekecek.) 

Hamur için tüm malzemeleri bir kapta karıştırıp yoğurmaya başlayın. Önce yarım fincan su dökün. 5-6 dakika yoğurun. Hamur kıvamını aldıysa bırakın. Hamur yapış yapış olduysa, elinizden çıkmıyorsa su fazla gelmiş demektir, azar azar un ilave ederek kıvamını almasını sağlayın. Eğer parça parça olup dökülüyorsa suyu az gelmiş demektir,  bu kez azar azar su ilave ederek kıvamını almasını sağlayın.


Hamurunuz hazır olduktan sonra soğanlarınızla ilgilenmeye devam edin :)  Güzelce karıştırarak karamelize etme işlemine devam edin. Gerek duyuyorsanız yağ ilave edebilir, su/şarap/sirke ile deglaze edebilirsiniz.

Soğanlarınız hazır olmaya yaklaşırken, hafifçe un serptiğiniz bir alanda pizza hamurunuzu ince bir şekilde açın.  Üzerine reçelinizi güzelce yayın. Ben bulabildiğim en uygun reçel o olduğu için siyah kuş üzümü reçelini kullandım. Siz yabanmersini reçeli gibi çok tatlı olmayan başka reçeller de kullanabilirsiniz, yabanmersini reçeliyle de harika oluyor. 


Reçelin üzerine karamelize olmuş soğanları ve kalamaki zeytinlerinizi de yerleştirdiğinizde pizzanız fırına girmeye hazır. Önceden 200 dereceye ısıtılmış fırında 15-20 dakika pizzanızı pişirin.


Fotoğraftaki pizza yanık değil merak etmeyin! Ben birkaç dakika fazladan pişirdiğimi ve kötü bir fotoğraf çektiğimi kabul ediyorum ama afiyetle yedim :) Bu pizzayı vejetaryen halde tüketmek isterseniz üzerine bir de vejetaryen (bitkisel veya mikrobiyal rennet enzimiyle yapılmış) gorgonzola peyniri koyabilirsiniz, tadı muhteşem oluyor.

Afiyet olsun!



Monday, April 8, 2013

Öz Hakiki Domates Çorbası


Bu pazartesi de et yemeyin diye nefis bir çorba tarifi var etsizpazartesi'de. Üstelik lezzet için ne tavuk ne de et suyuna ihtiyacı var.

Öz hakiki Domates Çorbası

Malzemeler:

5 tane domates (çorbanın lezzeti domateslerin lezzeti ile doğru orantılı) Bir tutam taze kekik 5-6 diş sarımsak 1 adet mor soğan (yoksa beyaz soğan da olabilir) Sızma zeytinyağı 1 çay bardağı süt Tuz, pul biber, karabiber

Domatesleri 4'e bölerek fırın kabına koyuyoruz (ben borcam kullandım). Aralarına soyup ikiye böldüğümüz sarımsakları, kekikleri ve yine böldüğümüz soğanı dağıtıyoruz. Üzerine zeytinyağı gezdirip, fırına veriyoruz. (Benim domateslerim çok sulu gözükmediği için ben yarım bardak da su ilave ettim) 180 derecede 1 saat kadar piştiler. Siz kontrol ederek süreyi ayarlayabilirsiniz.


Fırından çıkınca malzemeyi bir tencereye alıyoruz, sütü de ilave ederek el blenderı ile pürüzsüz olana kadar çekiyoruz. Bu aşamadan sonra eğer çorbanız size koyu gözüküyorsa biraz kaynamış su ilave edebilirsiniz. İçine baharatları atıp biraz kaynattıktan sonra servise hazır. (Bizim evde tereyağı çok sevildiği için piştikten sonra bir minik küp tereyağı da atıldı, ama başka tarifte görmedim arzu edene)


Afiyet bal şeker olsun!

Wednesday, April 3, 2013

Lorlu Kabak Dolma


Lorlu Kabak Dolma (2 Kişilik)

Malzemeler:

2 kabak

4 yemek kaşığı lor peyniri

1 yumurta

Maydanoz yahut dereotu (hangisini seviyorsanız)

Tuz, pul biber, zeytinyağı

Kabakları ortadan ikiye kesip, çekirdekli kısımları çıkartıp harcımıza yatak yapıyoruz. Ardından bir miktar haşlıyoruz (çok pişmeyecek, biraz yumuşayacak). Buharda haşlamanızı tavsiye ediyorum. Bir kâsede lor, yumurta, maydanoz, tuz, pul biber ve çok az zeytinyağını karıştırıyoruz. Ardından haşlanmış kabakları fırın kabına dizip harcı oyduğumuz kabaklara dolduruyoruz. Üstü kızarana kadar 200 derecede pişiyorlar. (Yaklaşık 30 dakika.)

Afiyet olsun!